Yönetim şekli ne olursa olsun. Yönetimi elinde tutan idare, temsilcileri aracılığı ile hükümranlık alanı içerisindeki yerlerin düzen ve disiplinini sağlamak zorundadır.
Demokrasiyi içine sindirmiş, yönetim şekli ister Cumhuriyet ister Krallık, isterse Başkanlık sistemi olsun her rejimde durum aslında aynıdır, aynı olmak da zorundadır.
O zaman bizde başka bir sorun olmalı?
Kamu düzenimizi, il ve ilçelerde en üst perdeden, devlet adına, hükümet adına sürdüren, sürdürmeye çalışan kişi ve kurumlarımız neler yapıyor?
Bu soruya elbette herkes kendi penceresinden bakarak yanıtlar vermeye çalışacak ama sorunun özü de işte tam da bu esnada ortaya çıkacak.
Ateş düştüğü yeri yakar.
Bu konuyu tam olarak kurgulamadan önce bazı kavramlara açıklık getirmekte fayda var diye düşünüyorum.
Öncelikle “Kamu Düzeni” nedir?
Kamunun (toplumun) her bakımdan genel çıkarlarının korunması hükümlerinin tümüdür. Bir ülkede kamu hizmetlerinin iyi yapılması, devletin güvenliğini ve düzenini ve bireyler arasındaki ilişkilerde de hukuku, huzuru ve ahlak kurallarına uyulmasını sağlayan kurum ve kuralların tümüdür.
Kısacası, devletin ve devlet yapısının korunmasını hedef tutan, toplumun her alandaki düzeninin temelini oluşturan bütün kurallar dizinidir.
Oluşturulan bu düzende “Kamu Yararı” nasıl oluşacaktır?
Burası biraz siyaset kokmasına rağmen, kamunun gereksinimleriyle veya ulusal birliğin, devletin gereksinimleriyle (hükümetlerin değil) ilgili olan ve bunları karşılayan, topluma, ulusa, devlete faydalar sağlayan yararlardır.
Karar verilmesi gereken noktaların, baktığınız ufukta gördüğünüz manzaraların bırakın yorumlanmasına, şekillenmesine bile izin verilmeyen bir eşikteyiz.
Bağımsızlıkla bağnazlığı, sıklıkla karıştıran, arabesk siyasal yapımızın çok boyutlu uluslararası etkenlerin etkileri ile kişi hak ve özgürlüklerinden tutun, yaşadığımız ve varlığımızın devamı için korumak ve sürdürmek zorunluluğumuz olan çevre bilinci denilen alanımızın dahi talan edilip, tarumar edildiği bir dönemdeyiz.
İnsanoğlunun inandığı bütün “din”ler, kendi icat ettiği bütün “hukuk kuralları” insan hayatının “en kutsal değer” olduğunu savunur.
Evet karmaşık çelişkilerle dolu olsa da, aslında insan oğlu tarafından da özellikle son 50 yıldır “tüm canlı yaşamı”nın kutsallığı tartışılır hale gelmiştir.
Konuyu biraz dağıtmış gibi olsam da, bu açıklamaları yapmadan direk meydana gelen olaylar karşısında üzüldüğümü, çok içimin acıdığını yazarak konuya giriş yapsaydım, biraz yavan bir anlatım, biraz sıradan bir paylaşım olacaktı.
Evet sevgili okurum, yaşadığımız dönemin en medeni ve refah seviyesi en yüksek toplum ve devletlerden birinde yaşayan, çalışan ve kısa süreli bir tatil yapmak, memleket havası almak için küçücük yavrularıyla birlikte memleketine gelen, ama kimyasal ama gıda zehirlenmesi ile bir hiç uğruna, beceriksiz ve kifayetsiz idareci, denetmen, yönetmenlerin basiretsiz yönetsellik anlayışları yüzünden ebediyete yavrularıyla birlikte intikal eden BÖCEK ailesinden bahsetmek istiyorum.
Hepimizin içi acıdı biliyorum.
Benim de içim acıdı, parçalandı, ağladık hep birlikte biliyorum, artık bu şekilde kayıpları yaşamamalıyız, hiç kimse böyle bir ölümü hak etmiyor.
Şimdi kamu düzeninin koruyucusu, kollayıcısı, denetleyicisi, savunucusu ve idarecisi olan kişiler çıkıyor ve “şu tedbirleri aldık”, “bu tedbirleri aldık” bir daha böyle olaylar ile karşılaşmayacağız diyorlar.
Soruyorum size; sizin görev tanım formlarınızda toplumsal düzenin disiplini, insanların yaşadıkları yerde kendilerini huzur ve güven içinde hissetmesi için alınması gereken tedbirlerde “hijyen”, “gıda güvenliği”, “fiziki güvenlik” gibi denetleyici işlevleriniz yok mu?
İnsan sağlığını direk etkileyen ve hatta ölümüne neden olabilen ilaçlama firmalarının açılmasında eğitim, yeterlilik, sertifika, akreditasyon yetkinliklerini kim veriyor biliyor musunuz?
Otel gibi konaklama tesislerinin hangilerinde yapılması gereken denetimleri yapıyorsunuz?
Her önüne gelenin gıda sektörüne girdiği, hijyenin ne demek olduğunu bile bilmeyenin kafe bar açarak insanını sömürdüğünü hiç mi görmüyorsunuz?
Elbette görüyor, duyuyor ve yaşıyorsunuzdur.
Şayet bir faunus içerisinde gününüzü gün etmiyorsanız.
2025 yaz aylarında İzmir bölgesinde yaşadığımız orman yangınları ile ilgili olarak basında yer alan haberlere göre yangının başlangıcının yüksek ya da orta gerilim elektrik hatlarından oluştuğunu sayın İzmir valisinin yaptığı açıklamalar ile öğrenmiştik.
Vali Süleyman ELBAN, kentte 8 günden beri çeşitli bölgelerde yangınların yaşandığını belirterek “ Çeşme Ildır Mahallesi’nde ve Ödemiş’te dün başlayan (02.07.2025) yangınlar, hafta sonu Seferihisar’da daha önce Foça ve Aliağa’daki yangınların TAMAMI ELEKTRİK HATLARINDAN KAYNAKLI başladı…” diye açıklamalarda bulundu. https://www.gundemebakis.com/izmir-valisi-elbandan-kentteki-orman-yanginlarina-iliskin-aciklama
Bu elektrik hatlarının denetlenmesini yangınlara hassas dönemden önce kim denetleyecekti?
Böcek ailesinin iki evladı 13 Kasım, anne 16 Kasım ve babanın’da akabinde hayatını kaybetmesinden sonra İstanbul Valisi başkanlığında Gıda Güvenliği Toplantısı yapıldı. Alınması, yapılması, denetlenmesi, uygulanması bu olaya kadar önemsenmeyen kararların artık daha çok önemsenerek uygulanacağına karar verildi. http://www.istanbul.gov.tr/gida-guvenligi-toplantisi-yapildi
Ya öncesi?
Ölmeyip hastalananlar?
Ölümü haberleşmeyenler?
Yahu yapmayın artık.
Su’dan sebeplerle bu ülkede insan hayatı harcanıyor, yok ediliyor.
Bu yılın başında Bolu’da denetim, ahlak ve vicdan eksikliği sonucu 78 yurttaşımız yanarak, boğularak, camlardan balkonlardan atlayarak hayatını kaybetti.
Ne çabuk unuttunuz!
Neredeyse her gün kadın cinayetlerine sahne olan bir ülkedeyiz.
Hiç fark etmiyor musunuz!
Her yıl ormanlarımız yanıyor, dünyamıza renk katan, anlam katan varlıkları ile var olduğumuz canlılar yanıyor, denetimsizlikten, kontrolsüzlükten, pislikten, para kazanma hırsından.
Görmüyor musunuz!
Deprem ülkesinde, deprem olmadan, 6 büyüklüğünde depremlerde binalarımız çöküyor, insanlarımız hayatlarını kaybediyor. 3 - 5 büyüklüklerinde meydana gelen depremlerde kendimizi sokaklara atıp, ödümüz biyerlerimize kaçsa da daha sonra tilki misali aynı mekanlara dolaşıp dolaşıp dönüyoruz.
Duymuyor musunuz!
Tatil için iki yavrusu ile memleketine geliyor ve anlatılmaz bir dram ile yok oluyor, kafede kahve içiyor ve hayatı kararıyor.
Empati yapabiliyor musnuz!
Sonra en etkin, en yetkin, en güçlü kamu düzeninin koruyucusu, kamu yararının geliştiricisi ve savunucuları cek’li, cak’lı, cuk’lu cümleler kuruyor, toplantı üzerine toplantılar yapıyor ve konu bir daha benzer dramlar yaşanana kadar kapanıyor.
Yapmayın, etmeyin ne olur.
Evet çok zor farkındayım.
Ama bu güç sizde var, bu yetkinlik sizde var.
Lütfen biraz vicdan, biraz empati ve biraz da zahmet…
Çıkın sokağa ve farklı gözler ile bakmaya çalışın.
Devletinizin sizi kültürünüz, görgünüz artsın, etkileşim ile refah düzeyi daha yüksek toplumların sosyal düzen ve kamu yararını gözlemleyin, kamu düzeninizi ona göre geliştirin diye gönderdiği ülkeleri getirin gözünüzün önüne ve çıkın sokağa.
Çıkın ki insana insanmış gibi davranılması gerektiğini, doğaya da insanın varlığının devamı, yaşamın da sadece insana ait olmadığı düşüncesi ile gerektiği şekilde saygı, sevgi ve hizmet ile gereğini yapın, anlatın, savunun, öğretin.
Vahdi SARIKAYA
















