Bir insanın hayatı kaç saniyede değişir? Cevabı aramak için kitaplar devirmenize gerek yok. Tek bir nabız atışının aksadığı, zamanın yavaşlayıp durduğu o tek bir saniyede değişir her şey.
O gün, ölümle yaşamı ayıran o incecik, jilet gibi keskin çizgiye bastım.
Nefesin göğsüme sığmadığı, dünyanın bütün gürültüsünün ağır bir sessizliğe gömüldüğü o anı anlatmak zor. Etrafımda koşuşturan gölgeler, beyaz tavanlar, üzerime eğilen endişeli yüzler... Her şey bir camın arkasındaydı sanki. Ben ise o camın diğer tarafında, yalnız ve çıplaktım. Dünyanın bütün telaşları, kırgınlıkları, ertelenmiş hayalleri bir an içinde anlamını yitirdi. Geriye sadece tek bir ilkel dürtü kaldı: Bir nefes daha almak.
O Elleri Bırakmamak
Hiç unutmadığım, sanırım ömrüm boyunca da zihnimden silinmeyecek tek bir fotoğraf var o günden kalan: Ailemin yüzündeki o tarifsiz endişe...
Beni o soğuk koridorda ileriye doğru iterlerken, elleri ellerimden bir an olsun ayrılmadı. Asansörün kapıları kapanana kadar, sanki bıraksalar ben karanlığa kayıp gidecekmişim gibi, sımsıkı tuttular ellerimi. O parmakların titreyişinde, o çaresiz ama pes etmeyen kavrayışta dünyanın en büyük çığlığı saklıydı. İşte o an anladım; insan sadece kendi için değil, o elleri bırakmamak için de direnmeliydi.
Tutunmanın Sancısı
O çizgide durmak, karanlığın çekim gücüyle savaşmaktır. Karanlık konforludur; acıyı bitirmeyi vaat eder. Ama sonra, zihninizin derinliklerinden cılız bir ışık sızar. Belki yarım kalmış bir tebessüm, belki taze biçilmiş çim kokusu, belki de o asansör kapısındaki ellerin sıcaklığı... Ve o cılız ışık, sizi o soğuk eşikten bu tarafa doğru çekmeye başlar.
Geri dönmek, gitmekten çok daha sancılıydı.
Hayata tutunmak bir gecede olmadı. Tırnaklarımı yaşamın pürüzlü yüzeyine geçire geçire, her gün biraz daha kanayarak tırmandım. Yataktan kalkmanın bir zafer sayıldığı, her derin nefeste ciğerlerin yangın yerine döndüğü o günler... Bedenim direnirken ruhum fısıldıyordu: "Dayan. Acıyorsa hâlâ buradasın demektir."
Çizginin Bu Tarafında Kalanlar
Uçurumun kenarından dönen bir insanın gözleri artık eskisi gibi bakmaz dünyaya.
Eskiden canımı sıkan o devasa dertler, şimdi rüzgarda savrulan birer toz tanesinden ibaret. Yağmurun sokağa bıraktığı o toprak kokusu, sabahın köründe içilen ilk yudum çay, bir dostun samimi sarılışı... Hepsi birer mucize artık benim için. Çünkü biliyorum; o soğuk camın arkasında bunlardan hiçbiri yok.
Bizler yaşamayı, nefesimiz kesilene kadar bir hak sanıyoruz. Oysa yaşamak bir hak değil; her sabah bize sunulan imkansız bir armağan.
Bırakmayanlara...
Eğer bugün ruhun bir hastane odasının soğukluğunda ya da hayatın ağır yükü altında o ince çizgide geziniyorsa, beni dinle. Canın ne kadar yanarsa yansın, ellerin ne kadar yorulursa yorulsun, o ipi bırakma.
Çünkü hayat, tam da bitti dediğin yerde, o ilk sancılı nefesi aldığında yeniden başlıyor.
Ve ben bugün, o soğuk camı kırıp buraya dönmüş olmanın acıtan ama muazzam sızısıyla haykırıyorum: Yaşamak, her şeye rağmen büyüleyici bir direniştir.
















