Bazı metinler okunmaz, yüzüne çarpar. Bazı kararlar açıklanmaz, insanlığın alnına sürülür. Afganistan’da duyurulan bu “yeni düzen”, bir hukuk metni değil; korkunun, itaate zorlamanın ve insan onurunu ezmenin resmî ilanıdır. Takvimler 2026’yı gösterirken, bir ülke gözümüzün önünde Orta Çağ’a değil, aklın ve vicdanın olmadığı bir karanlığa geri çağrılıyor. Buyurun, birlikte okuyalım. Çünkü bu satırlar geçilip gidilecek haberler değil; susarsak ortak olacağımız utanç kayıtlarıdır.
Köleliğin yasal hâle getirildiği bir yerden bahsediyoruz.
2026 yılında.
Dünyanın gözünün önünde.
İnsanlığın binlerce yıl önce utançla terk ettiği bir kavram, yeniden “hukuk” diye sunuluyor. Bu bir geri gidiş değil; bu, bilinçli bir çöküş.
Muhaliflere idam cezası… Yani itiraz edersen ölürsün. Düşünürsen ölürsün. Farklıysan ölürsün. Bu artık devlet değil, korku makinesi.
Çocuğa yönelik cinsel şiddetin bazı durumlarda suç kapsamı dışında bırakılması… Burada durmak gerekiyor. Çünkü bu satır, sadece bir ülkenin değil, insanlığın yüz karasıdır. Çocuğu korumayan bir düzenin ne dini olur, ne ahlakı, ne de hukuku. Bu, doğrudan kötülüktür.
Kadının, eşinden habersiz ailesini ziyaret etmesinin suç sayılması… Kadının hâlâ bir birey değil, bir “mülk” olarak görüldüğünün resmî ilanı bu. Üstelik sadece kadın değil, ailesi de cezalandırılıyor. Yani itaat etmeyenin çevresiyle birlikte ezildiği bir sistem.
Kadına yönelik şiddetin, kalıcı sakatlık yoksa meşru sayılması… Bu cümle bile başlı başına insanın içini ürpertiyor. Şiddetin ölçülmesi, derecelendirilmesi, normalleştirilmesi… Devlet eliyle “ne kadar dövebilirsin” hesabı yapılan bir yerden bahsediyoruz.
Dans etmek yasak. Dans izlemek yasak.
Çünkü dans eden insan özgürdür.
Özgür insan da korkutucudur.
Akraba olmayan kadın ve erkeğin bir arada bulunmasının suç sayılması… Toplumun tamamını potansiyel suçlu ilan eden bir anlayış. Güven yok, hukuk yok, sadece gözetleme ve ihbar var.
Muhalifleri bildirmeyenlerin de cezalandırılması… Yani susmak bile suç. İhbar etmezsen sen de yanarsın. Bu, toplumu paranoyayla ayakta tutma yöntemidir.
Ve belki en tehlikelisi:
İnsanların dini liderler, elitler, orta sınıf ve alt sınıf diye ayrılması. Hukukun statüye göre değişmesi. Bu, adaletin tamamen öldüğü andır. Çünkü adalet eşit değilse, adı adalet değildir.
Şimdi dönüp kendimize bakalım.
Biz bugün bu satırları rahatça yazabiliyorsak, eleştirebiliyorsak, kadın “eşinin izniyle” değil kendi iradesiyle var olabiliyorsa, çocuk devlet tarafından korunuyorsa, biriyle yan yana durmak suç değilse… Bunlar tesadüf değil.
Bunlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetle bu halka bıraktığı mirastır.
Atatürk, kadını eve kapatan değil, meclise taşıyan bir liderdi.
İnsanı sınıflara ayıran değil, “eşit yurttaş” yapan bir anlayış getirdi.
Dini, baskının aracı değil; vicdanın konusu yaptı.
Korkuya değil, akla dayalı bir devlet kurdu.
Bugün Afganistan’da olanlara bakınca, Cumhuriyet’in ne kadar hayati olduğunu daha net görüyoruz. Çünkü Cumhuriyet yoksa, insan vardır diyemiyorsun. Hak vardır diyemiyorsun. Gelecek vardır diyemiyorsun.
O yüzden evet:
Biz gerçekten çok şanslıyız.
Ama bu şansın adı Cumhuriyet.
Bu şansın mimarı Mustafa Kemal Atatürk.
Ve bu farkı görmek, hatırlamak ve savunmak artık sadece bir tercih değil; bir sorumluluk.
















