Eskiden, sabah haberlerini açınca ekonomi konuşulurdu, hava durumu konuşulurdu, spor konuşulurdu.
Şimdi ise ilk soru şu:
"Bugün kavga nerede çıktı?"
Trafikte mi? Metroda mı? Metrobüste mi? Parkta mı? Hastanede mi? Komşuda mı? Yoksa sıraya kaynak yaptığı iddia edilen vatandaş yüzünden yine ortalık mı karıştı?
Bu kez adres Adıyaman...
Üstelik, ben de ilk anda şehirler arası otobüs sanmıştım. Meğer olay şehir içi halk otobüsünde yaşanmış.
Gerçi bunun artık pek bir önemi de kalmadı.
Çünkü kavga edecek adam için aracın şehir içi ya da şehirler arası olması sadece teknik detay.
Adamın niyeti varsa, servis minibüsünde de kavga eder, vapurda da eder, teleferikte de…
Yakında sıcak hava balonunda yumruklaşma haberi görürsek ona da kimse şaşırmayacak.
SABAH EVDEN ÇIKMADAN KAVGA KONTROLÜ
Eskiden evden çıkarken klasik bir liste vardı:
Telefon... Cüzdan... Anahtar... Ocak veya ütü kapatıldı mı?
Şimdi galiba liste güncellendi:
Telefon, tamam. Cüzdan, tamam. Anahtar, tamam. Sinir seviyesi, yüzde yüz.
Tamam, çıkabiliriz.
Bazı insanlar daha kahvaltıyı bitirmeden dünya ile kavga etmeye hazır hale geliyor.
Çay biraz soğuk gelmiş... Mahallenin suçu.
Ekmek biraz sertmiş...Fırıncıyı mahkemeye verecek neredeyse.
Asansör üçüncü katta durmuş... Apartman yönetimine savaş ilan edildi.
Sanki herkes görünmeyen bir öfke bataryası taşıyor.
Ve gün içinde ilk karşısına çıkan insana tüm şarjını boşaltıyor.
HALK OTOBÜSÜ MÜ, AÇIK HAVA DÖVÜŞ ORGANİZASYONU MU?
Adıyaman'daki olay da tam olarak bunu gösteriyor.
İki kişi tartışıyor. Normal şartlarda ne olur?Biri susar veya alttan alır. Diğeri yoluna gider. Olmadı, şoför ayırır.
Bizde bu aralar süreç biraz farklı ilerliyor.
Önce sesler yükseliyor. Sonra eller konuşuyor. Ardından tekmeler devreye giriyor. Yolcular araya giriyor. Şoför direksiyonu bırakıp hakemliğe soyunuyor. Bir anda, otobüsün içinde tam kadro aksiyon filmi çekiliyor. Kapı açılıyor. Kavga edenlerden biri kendini dışarıda buluyor.
Otobüs de herhalde içinden şöyle demiştir: "Arkadaşlar ben yolcu taşımak için üretildim."
TRAFİK IŞIKLARININ GİZLİ GÖREVİ
Eskiden, kırmızı ışıkta insanlar dururdu. Şimdi öfke de orada duruyor. Kırmızı yanıyor. Cam açılıyor. El kol hareketleri başlıyor.
Sarı yanıyor. Ses tonu yükseliyor.
Yeşil yanıyor. Arabalar değil, önce küfürler hareket ediyor.
Korna ise artık uyarı aracı olmaktan çıktı. “Milli sinir enstrümanı” oldu.
Bir kere basıyorsun. Anında, karşı taraftan aile tarihini kapsayan uzun metrajlı bir cevap geliyor.
İnsan bazen düşünüyor: Acaba otomobillere airbag yerine psikolog mu yerleştirsek?
Direksiyonun ortasında korna yerine "Sakin ol, değmez." tuşu olsa daha faydalı olabilir.
METRODA FİZİK KANUNLARI YOK, DİRSEK KANUNLARI VAR
Metroya binen herkes aynı filmi yaşıyor:
Kapılar açılıyor. İçeriden çıkmak isteyenler var. Ama dışarıdakiler sanki içeride bedava altın dağıtılıyor zannediyor. Önce onlar girmeye çalışıyor. Sonra kapıda sıkışma başlıyor. Birinin ayağına yanlışlıkla basıyorsun.
Daha "Pardon." bile diyemeden karşındaki seni çocukluğundan beri tanıyormuş gibi sinirleniyor. Bir dirsek değiyor. Bir omuz çarpıyor. Bir bakış yanlış anlaşılıyor.
Ve beş saniye sonra ortalık geriliyor.
Halbuki aynı insanlar konser veya maç çıkışında üç saat bekliyor.
Ama metro kapısında üç saniye sabredemiyor.
MARKETLERDE İNDİRİM DEĞİL, ADRENALİN BAŞLAMIŞ
Marketlerde de durum farklı değil.
İndirim etiketi asıldığı an, psikolojik denge bozuluyor. Sepetler Formula 1 aracına dönüşüyor. Alışveriş arabaları tampon tampona ilerliyor. Son kalan deterjan için verilen mücadeleyi görseniz, sanırsınız Dünya Kupası finali.
Birisi yanlışlıkla arabanıza değiyor. Bakışlar değişiyor. Kaşlar kalkıyor. Ses tonu yükseliyor.
Kasiyer "İyi günler." diyor.
Vatandaşın yüz ifadesi:
"Şu an hiç iyi değil."
SOSYAL MEDYA TAM BİR DİJİTAL GÜREŞ ARENASI
Eskiden insanlar kahvede tartışırdı.
Şimdi, cep telefonunda. Bir haber paylaşılmış. Haberi okuyan sayısı üç. Yorum yapan sayısı üç bin. Başlığı görüyor. İçeriği okumuyor. Ama “kesin” kanaati oluşuyor.
Birisi "Günaydın." yazıyor. Altına biri: "Nesi günaydın?", diğeri: "Bunun hükümetle ilgisi var.", öteki: "Hayır muhalefetin suçu.", bir başkası: "Ben zaten yıllardır bunu söylüyorum.". Ne söylediği ise belli değil. Ama söylüyor.
Sosyal medya artık fikir paylaşma platformu olmaktan çıktı. Milli tartışma ligi oldu.
ÇOCUKLAR BİZİ İZLİYOR
İşin en üzücü tarafı ise bu.
Otobüste kavga eden iki kişiyi çocuklar görüyor. Trafikte bağıran sürücüyü çocuklar görüyor. Markette tartışan büyükleri çocuklar görüyor.
Sonra biz dönüp onlara: "Şiddet kötü bir şey." diyoruz.
Çocuk da haklı olarak düşünüyor.
"İyi de bunu söyleyen sizsiniz."
Çocuklar nasihatten çok, canlı örnek görüyor. Ve maalesef o örnekler de pek iç açıcı değil.
YAKINDA KAVGASIZ GEÇEN BİR GÜN, RESMÎ TATİL İLAN EDİLECEK
Bu gidişle çok ilginç haberler göreceğiz.
"Asansörde sıra kavgası."
"ATM'de fiş tartışması."
"Simit kuyruğunda tekmeli arbede."
"Dondurmanın erimesi üzerine mahalle savaşı."
Hiçbiri bana artık imkânsız gelmiyor.
Hatta, bir gün ana haber bülteni şöyle açılırsa şaşırmam:
"Bugün Türkiye genelinde herhangi bir kavga yaşanmadı."
İşte o gün gerçekten tam bir “son dakika” olur.
Uzmanlar stüdyoya bağlanır. Sosyologlar açıklama yapar. Psikologlar şaşkınlık içinde kalır. Muhabirler olay olmayan yerlerden canlı yayın yapar.
"Şu anda bulunduğumuz meydanda insanlar birbirine gülümsüyor. Evet, yanlış duymadınız. Henüz birine yumruk atan olmadı."
BİRAZ DA GÜLÜMSEYELİ
Şaka yapıyoruz elbette.
Ama işin özü ciddi.
Toplum olarak tahammül eşiğimiz alarm veriyor. Kimsenin ne yaşadığını bilmiyoruz. Karşımızdaki insan belki zor bir gün geçiriyor. Belki hastası var. Belki işini kaybetti. Belki sadece dalgın.
Her omuz çarpması saygısızlık değildir. Her korna hakaret değildir. Her bakış, meydan okuma değildir. Bazen insanlar gerçekten yanlışlıkla hata yapar. Ve dünyanın sonu gelmez.
YUMRUK DEĞİL, SABIR KAZANSIN
Güçlü olmak yumruk atmak değildir. Güçlü olmak, yumruğu cebinde tutabilmektir.
Bağırmak marifet değildir. Sesini kontrol edebilmek marifettir.
Haklı olmak başka... Haklı kalabilmek bambaşkadır.
Çünkü öfke bir anda gelir. Ama pişmanlığı bazen yıllarca sürer.
Dileğim odur ki, bir gün haberlerde şu başlıkları okuyalım:
"Otobüs yolculuğu sessiz ve huzurlu geçti."
"Trafikte sürücüler birbirine yol verdi."
"Metroda herkes önce, inen yolcuları bekledi."
"Marketteki son ürünü iki kişi birbirine ikram etti."
İşte o gün gazeteciler gerçekten zorlanır. Çünkü kavga haberi yazmak yerine iyilik haberi yazmak zorunda kalırlar. Ve inanın, o gün manşeti atarken hepimiz çok daha keyifli oluruz.
Çünkü bir toplumun gerçek medeniyeti, en yüksek sesi çıkaranların değil; en çok sabır gösterebilenlerin omuzlarında yükselir.
Yani, sevgili kavga meraklıları... Otobüs, ring değildir. Metro, oktagon değildir. Market, savaş alanı değildir. Trafik, bilgisayar oyunu değildir.
Hayat da sürekli "raunt başlasın" diye bekleyen bir organizasyon hiç değildir.
Biraz frene basalım.
Arabalarda da...
Sinirlerde de...
Hakan MUHTAR
















