Merhaba Sevgili Okurum,
Bu hafta güncel, kanlı ve sinsi bir plan hakkında kişisel değerlendirmemi yazmaya çalışacağım.
Umarım, “yanlış değerlendirmişsin” diyenler çok olur, umarım yanlış değerlendirmiş olurum.
Öncelikle ILSİT nedir? Der gibi olduğunuzu hissediyorum.
Irak’dan Libya’ya, Libya’dan Suriye’ye, Suriye’den İran’a ve İran’dan da Türkiye’ye.
Buna BOP’da diyenler var, BOP Eş Başkanıyım diyenler de var biliyorsunuz.
Bana kalırsa direkt ve sonsuza dek sömürü için; “Ortadoğu” özelinde olsa da tüm Dünya genelinde küreselleşen azgelişmişliği yaşam ve devlet biçimi halinde tutma düzenidir.
Bilirsiniz; “tarih tekerrür eder” derler.
Giriş kısmında belirttiğim gerekçe ile ilgili olarak başta ABD’nin Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmesi isteği, haritaların yeniden şekillenmesi arzusu, bugün sergilediği oyunun 100 yıllık bir geçmişten getirdiği, istek ve emellerinin tezahürüdür.
Yani aslında; güncel, medyatik saçmalıkları ile gündemi işgal etmekle mezkur olan sarı kafaya yakıştırılanların çok da doğru olmadığı kanaatindeyim.
Yazan ve yönetenin kendisi olduğu, çekimlerinin kanlı canlı, çoluk çocuk, kadın, siviller ile bu insan ve canlıların yaşam alanlarını kapsayan koskoca bir plato’da yapıldığı. Figüran ve sahnesi olmayan; kan, bomba, açlık, gözyaşı ve dram dolu sahneler içeren acı ama gerçeklere dayalı baş oyuncu İsrail ve İngiltere ile yardımcı oyuncuların kerhen ve zorla desteklediği tv. kanallarından canlı ve kanlı olarak seyrettirilen trajedi…
Ve en önemlisi de gönüllü olarak bu oyunculara şahsi servet ve çıkarları için kiraya verilen ülkeler, devletler, milletler ve insanlar…
Elbette ki sahnedeki oyuncuların, ev sahiplerinin sergiledikleri performansa bağlı olarak perde bazen erken kapanıyor, bazen kapanması istenenden daha uzun bir süreç alabiliyordu.
Dünya’mızın bilinen tarihine dram ve gözyaşından başka bir iz bırakmamış olan ABD’nin, Ortadoğu’da ki bu hamlelerini “dinsel” bir argümana dayandırdığını, yardımcı oyuncularından İsrail’in aksine düşünenin de olduğuna inanmıyorum.
Senaryoda, bu hususu çok iyi oynayan, bir baş aktör var zaten. 70 – 80 yıl önce krematoryumlardaki siyanürün tadını unutmuşçasına, utanmazca…
Bu durumda da geriye çok fazla seçenek kalmıyor, tezgahlanan insanlık dışı bu oyunların insanımsıları için.
Coğrafik değer.
Jeolojik zenginlik.
Aslında hepimiz bu durumun çokça farkındayız, biliyorum. Ama kısacık da olsa yakın geçmişi hatırlamam gerekiyor.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, 1926 Tarihli, Ankara Antlaşması ile belirlenen yaklaşık 380 km.’lik bir sınır hattına sahip olduğumuz, komşumuz Irak’da yaşanılanlardan başlayabiliriz.
1979 yılında iktidar koltuğuna oturan Saddam Hüseyin, neredeyse koltuğuna oturur oturmaz, ülkesinde katı bir güvenlik politikası izlemeye başlamış; içeride, kendisine muhalif olan her kesime karşı sert politikalar izlemiş, sindirmiş ve “Tek Adam Rejimi” ni kalıcı hale getirmiş, getirttirilmişti.
Tek adam rejimlerinin klasikleşen sorunu; gücünü korumak için halkını ekonomik yönden zayıflatacaksın, azami bir kesimi asgari bir yaşam düzeyinde birleştireceksin, muhalif herkesi susturacak ve her hal ve şartta sana bağlıymış gibi görünen kraldan çok kralcılara göz yumacaksın ki, otoriten ve tek adam rejimin devam edebilsin.
Irak’lılar ekonomik yönden zayıflamış, rejim ülkede adalet ve sosyal dokuyu olabildiğince bozmuştu.
İstenilen de tam olarak zaten buydu.
Bu süreçte; 8 yıl süren ve çok ciddi insan ve ekonomik kayıplara neden olan Irak-İran savaşının yaralarını sarmak için Irak 1990 yılında Kuveyt’i işgal etmiş, aslında belki de bölgede hedefleri olan emperyalist güçler için alt yapıyı oluşturmaktan başka bir şey de yapmamıştı.
İşin gerçeği; bölgedeki her bir karınca yuvasının iç yapısını, yollarını, lojistik depolarının yerlerini en ince ayrıntılarına kadar bilen, emperyal güçler bu süreçte hiç rol almamışlar gibi sessiz ve derinden kurguladıkları planın işlemesini, avuçlarını sıvazlaya sıvazlaya silah baronlarının da sırtlarını sıvazlaya sıvazlaya kısık gözlerle ama gülerek izliyorlardı.
Irak’ın bu çıkışına karşılık ABD öncülüğündeki çok uluslu “Çekiç Güç” 1991 yılında yaptığı “Çöl Fırtınası Operasyonu” ile Irak’ı Kuveyt’ten çıkartarak, Irak’a da özgürlük, demokrasi ve çağdaş bir sosyal düzen getirmeyi vaat ediyorlardı.
Hem Irak’lılara örnek olacak, hem de bölgeye huzur getirecek, diğer ucube yönetimler de derslerini alacak, us’lanacaklardı. Ki onlar us’lanmayı usa’lanmayla karıştırmışlardı.
Irak Kuveyt’ten çıkartılmasına çıkartılmıştı fakat bölgedeki sancı şiddetlenmiş, savunulan sağlıklı demokratik doğum sakat doğumla sonuçlanmış, 8-10 kollu, 15-20 gözlü, ilkel silahları kullanmakla övünç duyan canavarlar türemişti.
Hatta dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı T. Özal, avuçlarını birleştirerek “bir koyup üç alacağız” diyordu bu süreçte.
Vurucu gücü ağırlıklı olarak bölge dışı emperyal ülkelerden oluşan çekiç güçle birlikte hareket eden Türkiye, Saddam’ın devrilene kadarki süreçte Irak’a uygulanan ambargolar nedeni ile 100 (yüz) milyar dolardan fazla ekonomik kayıplar yaşıyordu.
Önemli değildi.
Bir koyup üç alacaktık, nasıl olsa.
Fakat bir terslik olmuş, bir koyup üç almak bir kenara,, üç koyup bir bile alamamıştık maalesef.
Sonuçta, bugün İran için söylenen benzer bahane ve gerekçeler ile 1990’lı yıllardan itibaren başlatılan Irak’ın fiilen parçalanma süreci 30 Aralık 2006 tarihinde Saddam Hüseyin’in idam edilmesi ile tescillenmiş oluyordu.
Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 35 emperyal gücün yoğun saldırısı, baskısı, havadan-karadan müdahalesi, askeri ve sivil casusluk, insan avı ve oluşan cadı kazanının altı, on yıl boyunca harlanacak ve bu emperyal güçler mürüvvetlerine ermiş olacaklardı.
Elbette ki bu harekat ve sonuçtan stratejik olarak beslenen asıl güç odakları belli idi. Sonuçta bizim için 380 km. lik sınırımızda bir terörist bataklığı yaratılmış ve bu bataklığın kurutulması için de Türkiye Cumhuriyeti binlerce evladını feda etmiş, milyarlarca dolar ekonomik kayıp yaşamıştı, ama bu o emperyal güçler için hiç de önemli bir durum değildi.
Avuçlarını daha da güçlü olarak sıvazlıyorlardı, pis pis sırıtarak…
Ölen de kendinden değil, öldüren de kendinden değildi nasıl olsa.
Günümüze, İran meselesine gelmeden önce, Irak’da tezgahlanan oyunların aynısı, aynı baş ve yardımcı oyuncular ile çok yakın geçmişte Suriye’de tezgahlandığını henüz unutan olmamıştır sanırım.
İran’a gelelim şimdi.
İran’ın da tetiklendiği ve emperyal güçlerin mazeret olarak da savunduğu; 1970 lı yıllarda başlatılan iç kargaşalar sonucu, 1979 İran İslam Devriminin yaşanması ve İran İslam Cumhuriyetinin kurulması oluşturmuştu.
İran’ın bu sürece nasıl geldiği ise ayrı bir muammaydı.
1980 li yılların başında artık İran masaya yatırılmış, neşter öncesi kalemle işaretlemeler başlamıştı.
Plan ise, tıkır tıkır işliyordu.
Fakat Ortadoğu, binlerce yıllık geçmişi olan insan topluluklarına ev sahipliği yapıyor, tarihin en görkemli imparatorluklarını kuruyor, insan odaklı var oluşa imzalar atıyordu.
İnsanlığın yazılı kaynak ve geçmişine, deneyim, tecrübelerine ev sahipliği yapan köklü ve güçlü devletlerin, imparatorlukların var olduğu ve bu zenginliğinin bir başka emsalinin de olamadığı coğrafya idi.
Yani, Ortadoğu yoksul, Ortadoğu cahil ve Ortadoğu biatçı kültüre sahip olsa da içerisinde “çetin ceviz” toplumlar, lider unsurları olan bir güç bölgesiydi, bilinen ve kanıtlanan beş-altı bin yıllık geçmişi ile.
Irak da, bu çetin ceviz toplumlara örnek bir temsil oluşturmuştu. İran’a ulaşmak için, İran’dan sonra da son rötuşları yapmak için bölgenin en etkin gücünü yok etmek, bölmek, parçalamak gerekiyordu.
Belki de öldürücü hamleden önce yormak, sakat bırakmak, zayıflatmak idi asıl amaç da.
Sonuçta yüz yıldır özlemle beklenen son, köprüden önceki son çıkış gibiydi…
Bunu için plan kusursuz olmalıydı.
Irak, Libya, Suriye’de müdahale ve mücadele “kısa-orta” vadede gerçekleştirilmiştir.
Sıra “orta-uzun” vadeli plana gelmişti.
Ve son perdeden önce; “İran” denilecekti.
Son perde gerçekten son olacak mıydı ?
İran, Irak gibi bir sürece yayılacak müdahale ve mücadele ile, içerisinden satın alınacak gruplar, liderler ve insanlar ile içeriden parçalanacak dış müdahale ile Irak, Suriye ve Libya benzeri demokrasi ve özgürleştirme gerekçeleri ile yüzleştirilecek ve sonuçta İran planı da başarı ile tamamlanmış olacak, perde inecekti.
İran, içeriden parçalanamadığı sürece son perde hiçbir şekilde sahnelenemeyecekti.
Hiçbir emperyal güç bunu başaramayacaktı, çünkü daha yüz yıl önce yedikleri tokatın kızarıklığı yüzlerinde halen duruyordu.
İşte tam da bu nedenledir ki İran sorunu mutlaka çözülmeliydi.
Bunu bilen beyaz yüzlü emperyal NATO ülkeleri, bu nedenledir ki, son perdeyi sözde barış, sözde ümmetçi anlayış gibi bir takım anlayış ve davranışlar ile kamufle etmek zorundaydılar.
Tek adam rejimlerinin genel kabul gören, şark tipi davranış kalıpları ile son perde için hazırlıkları onlarca yıldır yapıyorlar, bölgeye demokrasi ve özgürlük vaatleri sunarlarken tek adam rejimlerine de övgüler üzerine övgüler, ticari antlaşmalar yapıyorlardı.
Nalıncı keseri gibi hep kendine yontsalar da…
Bütün bunlar, bir değerlendirme olabilir.
Bütün bunlar, size deli saçması da gelebilir.
Fakat bir sabah yatağınızdan kalktığınızda bu manzara ile karşılaşmamak için:
Bir sabah kalktığınızda, Çanakkale boğazında yedi düvelin zırhlılarını görmemek için,
Bir sabah kalktığınızda İzmir, İstanbul, işgal haberleri ile uyandırılmamak için,
Bir sabah kalktığınızda “Zito Venizelos” seslerini duymamak için;
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün devrim ve ilkelerine bağlı, laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm doku ve organlarına sahip çıkan, emperyalist güçlerin kulu, kölesi olmamak için her daim uyanık ve hazırlıklı olmak zorunda olduğunuzu asla unutmayınız.
Irak’da, Libya’da, Suriye’de yaptığımız hataları İran’da tekrarlamamak adına, komşularımızla bu coğrafyada sonsuza değin barış ve huzur içerisinde birlikte yaşayabilmek adına, “Yurtta Barış, Cihanda Barış” ilkelerine bağlı kalmalıyız.
Türk Silahlı Kuvvetlerimizin fiilen giriştiği son savaşın üzerinden elli yıl ya geçti ya geçmedi, son elli yıldır ise bu ülkeyi bölmek ve parçalamak için can hıraş çalışanlarla da sürekli savaş halinde olduğumuzu ve yaşanılanları, yaşatılanları unutma lüksümüzün olmadığını hatırlatıyorum.
Bugün bu topraklar üzerinde, hür ve bağımsız yaşayabiliyor, özgürce varlığımızı koruyabiliyor isek, bunu damarlarınızdaki asil kandan aldığınızı hatırlatıyor, hayasızca akınları durdurabilmek için gövdemizi siper etmeden önce aklımızı da kullanmanız gerektiğini belirtiyorum.
Bugün, Cumhuriyetimizin devrim, ilke ve hedefleri hilafında, her kim fikir ve zikir beyan ediyorsa biliniz ki emperyal gücün kulu, kölesi ve tohumudur.
Ne Mutlu Türk’üm Diyene, Ne Mutlu Türk’üm diyebilene !
Vahdi SARIKAYA







