Yazmayı ve sohbet etmeyi çok sevmeme rağmen, en çok zorlandığım dönemlerin başında gelir Ağustos yazılarım.
Sıcak’dan değil, Sonbahar’ın yaklaşmasından değil, rüzgardan, fırtınadan havaların serinlemeye başlamasından ise hiç değil.
İçinde bolca dram, bolca yoksunluk, Yangın, Sel, Deprem gibi doğa olaylarının felakete dönüşerek dağladığı yüreklerin yandığı Ağustos ile, yokluğa, açlığa, sefalete, sürgüne, uşaklığa mahkum edilmek istenen Türk insanın; onuruna, geleceğine, kimliğine, sahip çıktığı, vatanın lafla değil eylemle sevildiğinin en güzel örneklerinin sonsuza kadar yaşatılacağı, özgürlüğün, demokrasinin, inanmışlığın ve kula kulluğun olmayacağı Laik Çağdaş Cumhuriyete uzanan yolun kapılarının sonsuza kadar açıldığı ay olduğu için Ağustos zor gelir.
Ne dramları anlatabilirim, anlayabilsem de.
Ne de vatan için, özgürlük için, onuru için kanını döken, canını veren aziz Türk milletinin bunun için çektikleri acı ve kederi anlayabilir, birkaç satır ya da sayfada da anlatmaya çalışabilirim.
Evet bir ulus için, bir millet için bir tek Türk için bile özgürlük, esaret ve varoluşun en büyük sınavların başarıyla geçildiği aydır Ağustos.
Hem Anadolu coğrafyasının en doğusu Muş’un Malazgirt sınırlarında hem de aynı coğrafyanın en batısında Afyon’da, Kütahya’da, İzmir’de aynı ay’da aynı Ağustos’ta.
Anadolu coğrafyasının kapılarının açıldığı Büyük Selçuklu Devletinin Malazgirt Zaferiyle başlayan Anadolulaşma hareketi, 30 Ağustos 1922’de Dünya’da eşi benzeri olmayan bir zafere dönüşmüş, sadece yok edilmek istenen Türk kimliği değil ezilen, sömürgeleştirilmek istenen mazlum birçok ulusun da ışığı, kurtuluş yolu olmuştu zafer’le gelen 30 Ağustos.
Şair Mehmet Akif ERSOY’un “Türk Milletinin Eseri” olarak nitelendirip armağan ettiği İstiklal Marşımızda da yazdığı gibi:
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.”
Bundan neredeyse bin yıl önce Anadolu’ya giriş kapılarını sonuna kadar açan Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun hükümdarı Alp Arslan Bizans İmparatorluğu hükümdarı Romen Diyojen’i Malazgirt ovasında gerçekleşen meydan muharebesinde yeniyor ve esir olarak alıyor.
Esiri Romen Diyojen’e soruyor yemek masasında birlikte yemek yerken; “sen beni esir alsaydın ne yapardın?” diye. Romen Diyojen “kısaca öldürürdüm” yanıtını verdikten sonra Sultan Alp Arslan ben sana daha ağır bir ceza veriyorum diyor ve esirini serbest bırakıyor.
İşte Türk insanının damarlarında taşıdığı “asil kan”ın en yalın göstergesidir.
9 Eylül İzmir’in düşmandan geri alındığı tarihtir. Yakılan, yıkılan, işkence edilen, tecavüze uğrayan, katledilen insanlık dışı uygulamalara maruz kalan ve Türk’lerden arındırılmak istenen sadece İzmir’in de değil bütün Anadolu’nun kurtuluşunun günüdür 9 Eylül 1922.
Bir gün sonra, takvimler 10 Eylül 1922’yi gösteriyor.
15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’i işgal eden Yunan’lılar ve Yunan Kralı Konstantin’in gasp ederek, öldürerek, sürgüne göndererek el koyup konakladığı konağı hazırlıyorlar Gazi Mustafa Kemal İçin.
Hazırlanan konağa sahipleri “Buyurunuz Paşam, geçiniz. Bizim öcümüzü yerine getirdiniz! Yunan Kralı Konstantin, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak geçmişti. Siz, lütfedin ve o lekeyi silin. Burası artık sonsuza dek Türk yurdu, bu ev de sizin evinizdir. Bu hak da sizindir” dediklerinde, Gazi Mustafa Kemal yere serili bayrağın önünde durarak; “O, geçmişte bir hata etmiş. Bir milletin istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenmez. Ben onun hatasını tekrar edemem” diyerek Yunan Kralı Konstantin’in yaptığı hatayı yapmamış Yunan milletini temsil eden bayrağı yerden kaldırtmıştır.
Malazgirt büyük bir zaferdir.
30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi ise Malazgirt zaferini de kucaklayan, koruyan, kollayan ve onun açtığı kapılar sayesinde vatan edilen bu toprakların sonsuza kadar sürecek tapusudur, sahipliğidir, namusudur.
Malazgirt zaferi ile ne kadar gurur duyuyorsak, 30 Ağustos zaferi ile de bu duyduğumuz gururu taçlandırdığımızı, perçinlediğimizi ve sonsuza kadarda taşıyacağımızı unutmayalım.
Unutmayalım ki, Mondros mütarekesi ile yok edilmek istenen Türk’ler, Sevr antlaşması ile de Anadolu coğrafyasından çıkartılıp atılmak isteniyordu. Bizim için sözde bahşedilen, dayatılan yerlerde ise kalamaz, geldiğimiz topraklara da geri dönemezdik.
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”
Diyenler bu vatanın kara bağrında sıradağlar gibi yatanlar ve yatacak olanlardır.
Ne mutlu Türküm diyene, ne mutlu Türküm diyebilene.
Büyük bayramımız kutlu olsun.
Vahdi SARIKAYA







