Yazıma üç yıl önce, 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde hayatını kaybeden yurttaşlarımızı rahmetle anarak başlamak istiyorum.
Ve aynı zamanda hem iktidara hem de yerel yöneticilerimize şu gerçeğimizi de bir kez daha hatırlatmak istiyorum; topraklarımızın %95’inin deprem kuşağında olduğunu, nüfusumuzun ve büyük sanayi tesislerimizin neredeyse tamamının bu kuşakta yer aldığını unutmadan hizmet etmeleri gerektiğini hatırlatıyor, “yönetmek bunları unutmamayı gerektirir” diyorum.
Hepimiz biliyoruz ki Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüz yılı çok sancılı geçmiş, o görkemli imparatorluğun parçalanması, bölünmesi ve hatta tarihten silinmesi için asli unsuru olan Türk insanın bin yıla yakındır vatan olarak kabul ettiği topraklardan sürülmesi planlanmış ve bu kanlı senaryo Anadolu insanı üzerinden hayata geçirilmeye başlanmıştır.
Almanların etki ve itmesi ile birinci Dünya savaşına 1915-1916 yıllarında, Çanakkale’ kara ve deniz savaşları ile Osmanlı İmparatorluğu da katılmıştı.
İlk Dünya savaşının galipleri, İtilaf devletleri Osmanlı İmparatorluğunun boğazına hançer saplayabilmek için Çanakkale boğazından girip İstanbul’u işgal planları yapmışlardı.
Ancak, ummadıkları direnç¸ ummadıkları inanç ve sarsılmaz bir irade ile henüz daha tam tanımadıkları komutan ile karşılaşmışlar ve ağır bir yenilgi ile geri dönmek zorunda kalmışlardı.
Ve tarihe kazınan cümle; “Çanakkale Geçilmez” olmuştu.
Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğunun 1918 Mondros Mütarekesi ile fiilen, 1920 Sevr Antlaşması ile de hukuken tasfiyesi sağlanıyordu.
Bin yıldır Türklere vatan olan Anadolu toprakları yediye, sekize bölünüyordu.
Yunanlılar, İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar, Ermeniler askeri sevkiyatlarına başlamış, işgal edecekleri topraklara yerleşmişlerdi. Anadolu’ya asker çıkartanlar arkalarını da sağlama almak için Kürtlere bağımsız devlet kuracakları sözünü veriyor, gelecek planlarında kullanmak üzere çeşitli vaatlerde bulunarak Anadolu’nun bu kadim toplumunu da provoke ederek sinsi planlarını ilmek ilmek dokuyorlardı.
Sevr Antlaşması, Anadolu’yu parçalayarak etnik temelli yapılar öngören sömürge belgesi niteliğinden başka bir anlam taşımamaktadır. Sevr hükümlerini de her kim savunuyorsa ihanet şebekesinin temsilcisi olmaktan da başka bir görevi yoktur.
Toplumlarda ve tarihte belki de binlerce yılda bir doğan kahraman; Yirminci yüzyılın başında Türk insanından doğuyor, Türk’e ATATÜRK oluyordu.
Türk Milletine, onuruna, gururuna yakışır şekilde Sevr’i yırtıp atarak hükümsüz kılıyor, etnik veya mezhepsel temellere dayanan ayrışmaları reddeden eşit yurttaşlık ilkesini esas alan üniter ve ulusal bir devlet anlayışı ile genç Türkiye Cumhuriyetinin temellerini atıyordu.
1918 den sonra Anadolu’yu işgal eden ordular geldikleri gibi gittiler. Ama, yakarak, yıkarak vahşice katliamlar yaparak gittiler.
Yüz yıllık planları yapanlar, sömürgeci denilince akla ilk gelen devletler ise; attıkları tohumların yeşermesini, yeşeren tohumların boy verip filizlenmesini, avuçlarını okşaya okşaya bekliyorlardı.
Acele etmeden, sinsice, gaddarca.
Bu coğrafya, sömürge olarak kalmalı, bu coğrafya kan içinde yüzmeli ve bu coğrafya sonuna kadar sömürülmeli gözüyle bakan emperyalist güçler Dünya’nın hiçbir bölgesinde olmadığı kadar kandan, dramdan, acıdan ve açlıktan besleniyorlardı.
İşte te tam da bu nedenle genç Türkiye Cumhuriyeti daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanları, daha sonrasında PKK terör örgütü ile yıpratılmak, 1920 de yapamadıklarını yani yüz yıl önce bölüp parçalayamadıkları Anadolu’yu ellerine fırsat geçtikçe, zamanında ektikleri tohumlar aracılığı ile parça parça bölüp, kaos, kan, göz yaşının devamı için hunharca çalışıyorlardı. Bunun için de tarihin hiçbir döneminde maddi ve manevi desteklerini esirgememişlerdi.
Cumhuriyet’in üniter yapısını hedef alan, etnik ve dini kimliklerin siyasal ayrışma aracı olduğunu savunan bu ve benzeri isyanlar; yakın tarihimizin bilinen ve Türk Milletinin acı ile imtihanına neden olan isyanlar olarak siyasi tarihimizin kara sayfalarında yerlerini alıyor, almaya da devam ediyordu.
Altını çizerek yazıyorum ki sevgili okurum siz de altını çizerek okuyunuz lütfen; Mesele; kendini “Kürt” olarak tanımlayan yurttaşımızın varlığı değildir. Kürt kimliği üzerinden yürütülen, ayrılıkçı projelerdir. Cumhuriyet, bu isyanlara karşı devlet refleksiyle hareket etmiş; merkezi otoriteyi korumayı esas almıştır.
Yakın tarihimize, yakın coğrafyamıza bir kez daha bu gözle bakarsanız Cumhuriyet’in ne demek olduğuna bir kez daha şahit olacaksınızdır.
Bu bizim penceremizden böyle iken, emperyalist gözlerden ise tam tersidir.
Ve aslında beklenti de sadece Anadolu toprakları değildir elbette. Bin yıldır bu toprakları vatan kabul eden Türk insanın kendisidir esas hedef. Belki de halen “haçlı” zihniyetinin tezahürüdür bu yapılmak istenenler…
Kendini üstün ırk olarak gören insanımsılardan oluşan medeniyet dediğimiz, “tek dişi kalmış canavarın”, geldiği nokta “üstün devlet” irade açıklama safsatasına dönüşmüş, bu saçmalama açık ve net olarak Dünya kamuoyu ile paylaşılmıştır.
Faşizm artık gerçek yüzünü çok net göstermektedir.
Farklı beşeri ilişkilerimizin olmuş olması, yetkinliklerimizin ve yetersizliklerimizin olmuş olması, kimliğimizin ve kimliklerimizin ayrışma ve ortadan kaldırılmasına asla cevaz vermemelidir.
Ülkemizde PKK terör örgütünün tasfiyesi ve dış destekli bölücü yapılanmanın sona ermesi için siyasal iktidarın risk alarak çözüm süreci adı altına yurt içi ve yurt dışında yapmak istediğini henüz sadece “barış perspektifinden yoğurduğuna inanmasam da” kişisel beklentim ve arzum elbette ki barıştan, adaletten ve huzurdan yanadır.
Bölgemizdeki oyun kurucuların sahne rollerine bakacak olursak; en öncelikli rolün sanki Anayasa değişikliği ile yeniden iktidar yolunda çözüm sürecini gizli ajandalı olarak sürdürme isteğidir.
Bunun en yalın ve somut göstergesi; demokratik hak ve özgürlükler ile kanunlar hiyerarşisinde en baştan itibaren yaşatılan uyumsuzluk ve tanımamazlıkdır.
Ayrıca bu kaygıyı taşımama neden olan çözüm sürecinin yardımcı oyuncularından olan, Cumhuriyet ve Lozan karşıtı, Sevri meşrulaştırma çabaları, açıklamaları sözde demokratik tavır, istek ve arzu ile bu beklentilerini açık ve net olarak dile getirebilme aymazlığına oyun kurucular tarafından duyarsızlık ve tepkisizliktir.
“Sanki bu tepkisizliğin nedeni de gizli ajandanın varlığıdır.”
- “Bu ülkenin 100 yıllık sorunu olan Kürt sorununun çözümüne…”,
- "100 yıllık inkârcı ve imha siyasetinin kodları yeniden ve yeniden diriliyor"
Sadece elbette bu açıklamaları değil, Cumhuriyetin kurucu anayasasını oluşturan 1921 anayasasına dönüş ve Lozan öncesi Sevr haritalarında yer verilen sınırların yeniden oluşturulması vb. heves ve talepleri de sıralanabilir.
Yüz yıldır ihanetin meşalesini taşıyan ve sönmemesi için uğraşanlar, çalışanlar; bu topraklarda bin yıldır birlikte yaşayan ve yaşamaktan mutlu, huzurlu olan insanlara karşı artık provokasyondan vaz geçmelilerdir.
Bakınız;
Kürt’de işsiz, Türk’de işsiz.
Kürt’de asgari ücret ile çalışıyor, Türk’de asgari ücret ile çalışıyor.
Kürt’de atanamıyor, Türk’de atanamıyor.
Kürt’ün emeklisi de açlık sınırının altında yaşıyor, Türk’ün emeklisi de açık sınırının altında yaşıyor.
Birbirimizle farklılıklarımızdan dolayı ayrışmayalım.
Birbirimizle aynı, benzer yönlerimizde bütünleşelim.
Bütünleşelim ki bu güzelim topraklarda adaletin dengesinde huzur ve mutlu şekilde bir olarak, pir olarak güçlü ve onurlu şekilde yaşayalım.
Sonuç itibarıyla sevgili okurum. At izinin it izine karıştığı, sapla samanın harmanlanarak yeniden isimlendirildiği bir dönemden geçtiğimize siz de şahit oluyorsunuz.
Şahit olmasına hepimiz şahit oluyoruz elbette, ama asla unutmamak gerekiyor ki ihanetin nedeni değil bedeli olur. Bu bedeli de hep birlikte ödüyoruz maalesef.
Bu nedenledir ki bizi çok yakından ilgilendiren; İsrail, Suriye ve İran’ın gerek ABD gerekse emperyalist sömürgeci güçler ile aralarındaki yayılmacı ve sömürgeci kavgalarının bize de sıçratılmak istenmesi, sıcak çatışma ortamına yani daha net bir ifade ile bir savaşın içine sürüklenmesi arzu ve beklentisi vardır.
Böyle bir durum da, bizi de çok ciddi etkileyecektir.
Harita ve sınırları yeniden şekillendirelim diyenler ile yeniden iktidar koltuğunda kalayım diye hamle yapmıyorum demeyenler; çok yakın bir tarihte bize neler yaşatacak hep birlikte yaşayacak ve göreceğiz.
Çeyrek yüzyıldır iktidar koltuğunda tek başına oturup, ülkeyi asgari yaşamda eşitleyen bir iktidarın ekonomide ki başarısızlığı, istihdamda ki başarısızlığı, üretimdeki, hukuk, adalet, sosyal doku da ki başarısızlıkları umarım bize başka, bambaşka başarısızlıkları yaşatmayacaktır.
Üretecek gücünüz ve huzurunuz olması dileğimle.
Vahdi SARIKAYA









