Kahramanmaraş. 15 Nisan 2026. Bir okul, Matematik dersi.
Bunları yazarken ellerim titremiyor değil. Ama titremek bir şey değiştirmiyor. Ne yazık ki artık titremeye bile alıştık. İşte asıl korkunç olan da bu.
Dokuz çocuk öldü. Bir öğretmen öldü. On yedi çocuk yaralandı. Tetiği çeken, o okulun bir başka öğrencisiydi. 14 yaşında.
Bu yazıyı, katili anlamak için yazmıyorum. Onu anlamak, onu bir nebze olsun aklamak olur. Bu yazıyı, bizim anlamamız için yazıyorum. Çünkü bu çocuk bir günde katil olmadı. Biz onu yıllarca büyüttük. Besledik. Yanlış sularda, nefret ve şiddetle. Ve bir gün filizlendi. İşte o filiz, Kahramanmaraş’ta bir sınıfın kapısını açtı.Sosyal çürüme denen şey, birdenbire olmaz. Bir gecede çöken bir bina değildir. Daha çok, dalından kopmuş bir meyvenin toprağa düşüp çürümeye başlaması gibidir. Önce bir leke oluşur. Kimse fark etmez. Sonra leke büyür. “Nasıl olsa yenir” deriz. Sonra meyvenin tamamı yumuşar, içi kararır. Ama biz hâlâ “Şuradan bir ısırık alalım” deriz. Ta ki meyveden bir şey kalmayana kadar. Bizim toplumumuz da öyle.Önce komşu kavgalarında bıçaklar çekilmeye başladı. Alıştık. Sonra trafikte birisine “Niye korna çaldın?” diye soranlar silahla vurulmaya başladı. Alıştık. Sonra bir genç, elinde baltayla okula yürüdü. Alıştık. Sonra bir çocuk, sırt çantasında beş tabancayla sınıfa girdi. Alıştık mı? Evet. İşte çürüme bu.Alışmak, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felakettir.Peki bu çocuklar ne izliyor? Sabah kalkıyor, eline telefonunu alıyor. Bir video açıyor: İki genç birbirini bıçaklıyor. Yorumlar: “Adama bak helal olsun.” Bir başka video: Maskeli biri elinde silah, “intikam” diye bağırıyor. İzlenme sayısı milyonlar. Bu videoların altında “Kahraman” yazıyor çocuklar. Elliot Rodger gibi katiller, profil fotoğrafı oluyor. Kimse “Bu çocuğun profil fotoğrafı ne?” diye sormuyor. Çünkü anne baba da kendi ekranına kilitlenmiş. Dijital dünya, çocuklarımızın ruhunu emen bir vampir gibi. Biz de “Aman ne yapalım, herkes yapıyor” diyerek ona yardım ediyoruz.Okul mu? Okul, sadece sınav kazanma yeri oldu. Rehberlik servisleri, evrak doldurma ofisine döndü. “Bu çocuk neden hep yalnız? Defterine neden saatlerce kara kara yazılar yazıyor? Neden kimseyle oynamıyor?” diye soran var mı? Soran varsa da, cevap verecek vakti var mı? Müfredat yetişmiyor. Sınavlar yaklaşıyor. Veliler telaşlı. Öğretmen tükenmiş. Çocuk ise yalnız. Yapayalnız.Aile? Ah o aile. Bir zamanlar akşam yemeklerinde herkesin birbirine bir şeyler anlattığı sofralar vardı. Şimdi o sofrada herkes kendi telefonuna bakıyor. Çocuk bir şey söylemek istese, “Dur bakayım şu mesaja cevap vereyim” deniyor. Çocuk susuyor. Sonra bir gün çocuk bağırarak konuşmaya başlıyor. Çünkü başka türlü duyulmayacağını öğrenmiş. Sonra bağırmak yetmiyor, vurmak gerekiyor. Önce eşyalara, sonra hayvanlara, sonra insanlara. Ta ki bir gün eline bir silah geçene kadar.
Silah. Bu ülkede silah edinmek, ekmek almaktan daha mı zor? Eski bir emniyet müdürünün evinde beş tabanca. Çocuğu bunları çantasına dolduruyor. Kimse fark etmiyor. Okula giriyor, dedektör yok. Güvenlik görevlisi belki tuvalette. Sınıfa giriyor, öğretmen tahtaya dönmüş. Ve başlıyor.Bu sahne, yalnızca bir çocuğun değil, bütün bir sistemin iflas belgesidir.
Şimdi birileri çıkacak “Yok efendim aile değerlerimiz bozuldu, yok medya çok şiddet gösteriyor” diye. Evet, hepsi doğru. Ama bunları söylemek, yangını söndürmek değil, yangının nereden çıktığını işaret etmektir. Yangın hâlâ devam ediyor. Her gün bir yerlerde bir çocuk, bir silaha uzanıyor. Her gün bir okulda, bir sokakta, bir evde şiddet büyüyor.Biz ise “Allah rahmet eylesin” diyoruz, üç gün siyah kurdele takıyoruz, sonra hayatımıza dönüyoruz. Ta ki bir sonraki Kahramanmaraş’a kadar.Peki ne yapmalı? Kolay cevaplarım yok. Ama şunu biliyorum: Çürümeyi durdurmak için önce çürüdüğümüzü kabul etmeliyiz. Toplum olarak hasta olduğumuzu. Bir çocuğun sınıfını kan gölüne çevirmesi, doğal bir şey değil. Normal bir şey değil. Ama biz bunu “normal” karşılayacak kadar çürümüşüz.İşte bu yüzden artık her sabah kalktığımızda şunu sormalıyız: Bugün hangi çocuğumuzu yalnız bırakıyorum? Hangi şiddet görüntüsüne “Sadece bir dizi” diyerek geçip gidiyorum? Hangi silahın, hangi evde çocukların ulaşabileceği yerde durduğunu görmezden geliyorum?Çünkü unutmayalım: Çürüme, başkasının bahçesinde başlar ama kokusu hepimize siner.Kahramanmaraş’ta ölen çocuklar, hepimizin çocuklarıydı. Ayla Öğretmen, hepimizin öğretmeniydi. Onlar gitti. Ama çürüme devam ediyor. Ya şimdi durmazsak, yarın hangi okulda hangi çocuklarımız daha ölecek?Bu soruyu sormak bile içimi parçalıyor. Ama sormazsak, işte o zaman çürümenin ta kendisi oluruz.
Bunları yazarken ellerim titremiyor değil. Ama titremek bir şey değiştirmiyor. Ne yazık ki artık titremeye bile alıştık. İşte asıl korkunç olan da bu.
Dokuz çocuk öldü. Bir öğretmen öldü. On yedi çocuk yaralandı. Tetiği çeken, o okulun bir başka öğrencisiydi. 14 yaşında.
Bu yazıyı, katili anlamak için yazmıyorum. Onu anlamak, onu bir nebze olsun aklamak olur. Bu yazıyı, bizim anlamamız için yazıyorum. Çünkü bu çocuk bir günde katil olmadı. Biz onu yıllarca büyüttük. Besledik. Yanlış sularda, nefret ve şiddetle. Ve bir gün filizlendi. İşte o filiz, Kahramanmaraş’ta bir sınıfın kapısını açtı.Sosyal çürüme denen şey, birdenbire olmaz. Bir gecede çöken bir bina değildir. Daha çok, dalından kopmuş bir meyvenin toprağa düşüp çürümeye başlaması gibidir. Önce bir leke oluşur. Kimse fark etmez. Sonra leke büyür. “Nasıl olsa yenir” deriz. Sonra meyvenin tamamı yumuşar, içi kararır. Ama biz hâlâ “Şuradan bir ısırık alalım” deriz. Ta ki meyveden bir şey kalmayana kadar. Bizim toplumumuz da öyle.Önce komşu kavgalarında bıçaklar çekilmeye başladı. Alıştık. Sonra trafikte birisine “Niye korna çaldın?” diye soranlar silahla vurulmaya başladı. Alıştık. Sonra bir genç, elinde baltayla okula yürüdü. Alıştık. Sonra bir çocuk, sırt çantasında beş tabancayla sınıfa girdi. Alıştık mı? Evet. İşte çürüme bu.Alışmak, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felakettir.Peki bu çocuklar ne izliyor? Sabah kalkıyor, eline telefonunu alıyor. Bir video açıyor: İki genç birbirini bıçaklıyor. Yorumlar: “Adama bak helal olsun.” Bir başka video: Maskeli biri elinde silah, “intikam” diye bağırıyor. İzlenme sayısı milyonlar. Bu videoların altında “Kahraman” yazıyor çocuklar. Elliot Rodger gibi katiller, profil fotoğrafı oluyor. Kimse “Bu çocuğun profil fotoğrafı ne?” diye sormuyor. Çünkü anne baba da kendi ekranına kilitlenmiş. Dijital dünya, çocuklarımızın ruhunu emen bir vampir gibi. Biz de “Aman ne yapalım, herkes yapıyor” diyerek ona yardım ediyoruz.Okul mu? Okul, sadece sınav kazanma yeri oldu. Rehberlik servisleri, evrak doldurma ofisine döndü. “Bu çocuk neden hep yalnız? Defterine neden saatlerce kara kara yazılar yazıyor? Neden kimseyle oynamıyor?” diye soran var mı? Soran varsa da, cevap verecek vakti var mı? Müfredat yetişmiyor. Sınavlar yaklaşıyor. Veliler telaşlı. Öğretmen tükenmiş. Çocuk ise yalnız. Yapayalnız.Aile? Ah o aile. Bir zamanlar akşam yemeklerinde herkesin birbirine bir şeyler anlattığı sofralar vardı. Şimdi o sofrada herkes kendi telefonuna bakıyor. Çocuk bir şey söylemek istese, “Dur bakayım şu mesaja cevap vereyim” deniyor. Çocuk susuyor. Sonra bir gün çocuk bağırarak konuşmaya başlıyor. Çünkü başka türlü duyulmayacağını öğrenmiş. Sonra bağırmak yetmiyor, vurmak gerekiyor. Önce eşyalara, sonra hayvanlara, sonra insanlara. Ta ki bir gün eline bir silah geçene kadar.
Silah. Bu ülkede silah edinmek, ekmek almaktan daha mı zor? Eski bir emniyet müdürünün evinde beş tabanca. Çocuğu bunları çantasına dolduruyor. Kimse fark etmiyor. Okula giriyor, dedektör yok. Güvenlik görevlisi belki tuvalette. Sınıfa giriyor, öğretmen tahtaya dönmüş. Ve başlıyor.Bu sahne, yalnızca bir çocuğun değil, bütün bir sistemin iflas belgesidir.
Şimdi birileri çıkacak “Yok efendim aile değerlerimiz bozuldu, yok medya çok şiddet gösteriyor” diye. Evet, hepsi doğru. Ama bunları söylemek, yangını söndürmek değil, yangının nereden çıktığını işaret etmektir. Yangın hâlâ devam ediyor. Her gün bir yerlerde bir çocuk, bir silaha uzanıyor. Her gün bir okulda, bir sokakta, bir evde şiddet büyüyor.Biz ise “Allah rahmet eylesin” diyoruz, üç gün siyah kurdele takıyoruz, sonra hayatımıza dönüyoruz. Ta ki bir sonraki Kahramanmaraş’a kadar.Peki ne yapmalı? Kolay cevaplarım yok. Ama şunu biliyorum: Çürümeyi durdurmak için önce çürüdüğümüzü kabul etmeliyiz. Toplum olarak hasta olduğumuzu. Bir çocuğun sınıfını kan gölüne çevirmesi, doğal bir şey değil. Normal bir şey değil. Ama biz bunu “normal” karşılayacak kadar çürümüşüz.İşte bu yüzden artık her sabah kalktığımızda şunu sormalıyız: Bugün hangi çocuğumuzu yalnız bırakıyorum? Hangi şiddet görüntüsüne “Sadece bir dizi” diyerek geçip gidiyorum? Hangi silahın, hangi evde çocukların ulaşabileceği yerde durduğunu görmezden geliyorum?Çünkü unutmayalım: Çürüme, başkasının bahçesinde başlar ama kokusu hepimize siner.Kahramanmaraş’ta ölen çocuklar, hepimizin çocuklarıydı. Ayla Öğretmen, hepimizin öğretmeniydi. Onlar gitti. Ama çürüme devam ediyor. Ya şimdi durmazsak, yarın hangi okulda hangi çocuklarımız daha ölecek?Bu soruyu sormak bile içimi parçalıyor. Ama sormazsak, işte o zaman çürümenin ta kendisi oluruz.








