17 Ağustos 1999 Marmara depremleri ile hayatımıza giren, kısacık ama çok uzun anlamları olan bir cümledir.
Enkaz altında kalan canlarımıza ulaşmak için kullandığımız, neredeyse her arama kurtarmacı tarafından moloz yığınları içerisine haykırılarak seslendirilen kısa ve net bir ifadedir “Sesimi duyan var mı?”
Bugün sizlere aynı cümle ile bir moloz yığınından değil, günlük hayatımızın kargaşasında ve karmaşasında gözümüzün önünden akıp giden ve neredeyse hiç birimizin farkına varmadığı Otizm ve otizm’li bireylerimizin çığlığı olarak “seslerini duyan var mı” diye bağırmak istiyorum.
Ölmek ve öldürmekle meşgul olduğumuz bu günlerde…
Yaşlı ve yorgun dünyamızı hızla tüketirken.
İnsan olmanın ne demek olduğunu, insanca yaşayabilmenin hangi değerlerimiz üzerine kurulu olduğunu yeniden düşünmek zorundayız.
Çünkü bizler; yalnızca yiyip içip, tüketen değil, anlayan, düşünen ve sorumluluk taşıyan bireyleriz, böyle de olmak zorundayız.
Ve insanı insan yapan en önemli erdemlerden biri olan akıl ve vicdan, ne yazık ki her geçen gün biraz daha gerilerde kalıyor.
İşte tam da bu yüzden…
Bugün 2 Nisan; Dünya Otizm Farkındalık Günü’nde, kalabalıkların arasında görünmeyen, sesi duyulmayan bir çığlığa dikkatinizi çekmek istiyorum.
Otizm…
Çoğu zaman yanlış anlaşılan, çoğu zaman görmezden gelinen, duyulmayan, çoğu zaman da “özel bir durum” olarak geçiştirilen acı ama bir gerçekliğimiz.
Oysa otizm, bir eksiklik değil…
Farklı bir algılama biçimi ile gelişen farklı bir dünyadan başka bir şey de değil.
Ama asıl mesele şu;
Biz o dünyayı ne kadar tanıyor, ne kadar biliyor, ne kadarını öğrenmek istiyoruz?
Bugün, büyük küçük fark etmiyor, kentlerimizi düşünelim, ilçelerimizi, mahallelerimizi düşünelim.
Gürültüyle dolu, aceleci bir yaşam, sabırsız, nezaketsiz, saygısız, tahammülsüz kalabalıklar, kalabalıklar…
Bir çocuğun bu karmaşa ve kargaşa içerisinde bir anda kulaklarını kapatıp, çığlık attığını gördüğümüzde:
“şımarık mı?” diyoruz.
Yoksa “anlayamadığım bir dünyada mı yaşıyor?” diye sorabiliyor muyuz kendimize?
Bir annenin yorgun bakışlarını, bir babanın çaresizliğini fark ettiğimizde; “terbiye edememiş” mi diyoruz?
Ya da “tek başlarına bir hayat mücadelesi veriyorlar” diyebiliyor muyuz?
İşte tam da bu noktada başlıyor, insan olmanın, insan olabilmenin en önemli olgusu.
Bilmekle ve hissetmekle.
Otizm li bireyler bizden çok uzaklarda değil, bizimle birlikte, hep beraber yaşıyoruz aynı toplumda,
Ama biz…
Onlara uygun bir dünya kurmak yerine, onlardan bizim kurduğumuz dünyamıza uyum sağlamalarını bekliyoruz.
Ve belki de en büyük haksızlığa burada imza atıyoruz.
Evet, bu gün bir farkındalık günü. Ama sadece bir günle sınırlı kalırsa, bu da bir “vicdan rahatlatma ritüeli” olmaktan öteye geçemez maalesef.
Asıl dikkat çekmemiz gereken husus ise:
Biz yarın ne yapmalıyız? Olmalıdır.
Bir çocuğun farklılığını yargılamak yerine anlamaya çalışacak mıyız?
Bir annenin mücadelesini görmek yerine eleştirmekten vaz geçecek miyiz?
Toplum olarak, biraz daha sabırlı, biraz daha duyarlı, biraz daha insancıl olabilecek miyiz?
Çünkü insan olmak…
Sadece nefes almak değil,
Başkalarının nefesini de hissetmektir.
Ve unutmayalım ki; Otizm bir eksiklik değildir…
Eksik ve eksiği olan bizim düşünce ve anlayışımızdır.
O çocuklarda ki ışığı görememek, görmek istememektir.
Bizim gerçekten birbirimizi anlamaya çalışmamamızdır.
Aslında her an duyduğunuz, gördüğünüz ve hissettiğiniz gerçekliğin farkına varın ve seslerini duyun artık.
Not: Bu yazıyı kaleme aldığım süreçte, Azerbaycan’da düzenlenen Uluslararası düzeyde gerçekleştirilen, otizm alanında farkındalığın artırılması ve bilimsel bilgi paylaşımının güçlendirilmesi amacıyla “Otizmin Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı Uluslararası Otizm Forumu umut vericidir.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Meslek Yüksek Okulu’ndan değerli hocam Öğretim Görevlisi Dr. Pelin Atila Yörük’ün de konuya hukuki bakış açısı ile katkı sunacağı bu ve benzeri etkinliklerin ülkemizde de daha sık düzenlenmesi en büyük temennimdir.
Vahdi SARIKAYA









