Sevgili okurum,
Bir süredir sizlerle birlikte, çoğu zaman aklımıza bile getirmediğimiz bir doğa olayını, tsunamiyi konuşuyor, size bu doğa olayı ile ilgili bilgiler aktarmaya çalışıyorum.
3000 yıllık tarihi geçmişi, 49 kilometrelik kıyı uzunluğu ile ülkemizin en uzun sahil şeridine sahip olan, 11 mavi bayraklı plajı sayesinde yaz aylarında yüzbinlerce insanımıza ev sahipliği yapan ilçemiz; güzel potansiyelini bu tehdite karşı da koruyabilmelidir. Konuya dikkat çekmek, eksiklerimizi gidermek ve bu çerçevede ülkemize örnek bir ilçe olmak hepimizin ortak hedefi olmalıdır.
Bu anlatımlar karşısında artık şu soruyu sormanın da zamanı geldi diyebilirim.
Biz gerçekten olası bir tsunamiye her an hazırlıklı, hazır mıyız?
Çünkü afetlere ilişkin en tehlikeli yanılgı, riskin varlığını bile bile hazırlık yaptığımızı zannetmektir.
Kısaca ve kabaca “mış” gibi yapmaktır.
30 Ekim depremi artık bize tsunaminin sadece okyanusa kıyısı olan ülkelerin sorunu değil, denize kıyısı olan tüm ülkelerin de ciddi bir sorunu olduğunu kanıtlamıştır.
Bugün sahil bandımızda yürüyen herhangi bir yurttaşımıza şu soruları soracak olsaydık;
- Şiddetli bir deprem hissettiğinizde veya tsunami ihbarı aldığınızda hangi yöne kaçacağınızı biliyor musunuz?
- Güvenliğiniz için en yakın yüksek alan nerede biliyor musunuz?
- Tahliye için güzergah nereden geçiyor biliyor musunuz?
Sanırım bu ve benzeri sorulara çoğumuzun doğru yanıtlar vermesi neredeyse imkansız olurdu.
Deprem toplanma alanlarını biliyoruz artık!
Peki, ya tsunami tahliye tabelalarımızda bahsedilenleri?
Gecenin bir yarısında, elektriklerin kesildiği bir senaryoda insanlar hangi yöne gideceklerini nasıl algılayacaklar?
Afete dönüşebilecek doğa olaylarında, insanlar o anın yaşattığı kaotik atmosferde, düşünmeden gördüğü ya da uymak zorunda hissettiği davranış biçimlerini sergilerler. İşte afete dönüşen olayın belki de en önemli sonucunu bu davranış biçimi belirleyecektir.
Bu nedenle; “Yönlendirme tabelaları, bir detay değil, ‘mış’ gibi yapılan bir çalışma değil, hayat kurtaracak bir alt yapı hazırlığıdır.”
İlçemiz, tsunami tehlike hattında kalan okullarımızda; tahliye eğitimleri, tatbikatları yapılıyor mu?
Otel, pansiyon gibi turizm işletmelerinin acil durum eylem planlarında “tsunami” yer almış, buna göre doğru davranış biçimleri konuklarına aktarılıyor mu?
Tehdit altında olan kıyı sitelerinin “tsunami güvenli toplanma” noktaları belirlenmiş mi?
Evet, Kandilli Rasathanemiz ve ilgili diğer kurumlar, olası tsunami riskini dakikalar içerisinde tespit edebilecek yetenek ve kapasiteye sahipler.
Ancak asıl soru ve sorun şudur:
Anlık tespit edilen bu bilginin vatandaşımıza, kıyıda güneşlenen turistimize, ya da derin bir uykuda olan insanlarımıza nasıl ulaştırılacağıdır?
- Siren sistemi?
- Mobil erken uyarı mesajları?
- Yerel anons mekanizması?
Erken ihbar ve uyarı, halka ulaşmadığı sürece tespit edilen tsunami riski sadece teknik bir başarı olarak kurumsal hafızada not olarak kalacaktır.
Sevgili okurum, bu yazı bir eleştiri yazısı değildir. Bu yazı, birlikte yaşayacağımız ülkemize, şehrimize, köyümüze karşı ortak sorumluluklarımızı hatırlatma ve paylaşma çabasından başka bir şey değildir.
Afetlere hazır kentler; felaket yaşandıktan sonra yapılan çalışmalarla yaptığınız, yaşadığınız kentler değil, felaket yaşanmadan önce yaptığınız hazırlıklar ile yaşadığınız kentlerdir.
Unutmayalım, depremlere engel olamayız, tsunamileri görmezden gelemeyiz.
Afetlere hazır kentler bir tesadüfün sonucu da değildir.
Sevgili okurum, son üç haftadır kaleme almaya ve ilçem özelinde, ülkemiz genelinde denize kıyısı olan tüm sahil kentlerimizde yaşayan yurttaşlarımıza tsunami gerçeğimizden bahsetmeye çalışıyorum.
Belki fark ettiniz…
Yazılarımın ana felsefesi “felaket senaryoları anlatmak” olmamıştır.
Çünkü afetlere dönüşen doğa olaylarında, korkudan ziyade, hazırlık, eğitim, bilinç ve tedbirlerin her zaman önemini vurgulamaya çalışan bir kişiyim.
Doğa olayları, insanlık tarihi boyunca vardı ve var olmaya da devam edecek. Depremler olacak, denizler kabaracak, ormanlar yanacak, yağmurlar ile birlikte su taşkınlarını yaşamaya devam edeceğiz.
Bunları biz asla değiştiremeyiz.
Ancak değiştirebileceğimiz ve maalesef öle öle öğrenmeye çalıştığımız bazı acı gerçeklerimiz de var.
Günümüzde gelişmiş ülkeler ile afetlerde ağır kayıplar yaşayan toplumlar arasındaki fark; coğrafya da değil, doğa olaylarına bakış ve hazırlık kültürlerindendir.
Bu da, kaderin bir oyunu değildir.
- Planlama,
- Eğitim,
- Denetim ve en önemlisi de, elbette ki toplumsal bilinçtir.
Afetlere dirençli kentler, kriz anında kahramanlar arayan kentler değil, afet gelmeden önce görevini iyi yapan insanların yaşadığı kentlerdir.
Yerel yönetimlerin risklerini görmesi, bilim insanlarının uyarılarının dikkate alınması, kurumlar arası koordinasyonun sağlanması ve vatandaşın doğru davranış biçimlerini öğrenmesi; birbirinden bağımsız değil, aynı zincirin birer halkasıdır elbette.
İşte bir gerçek daha; bu zincirin tek bir halkasının dahi zayıf olması, afetin felakete dönüşmesinin en büyük gerekçesidir belki de.
İşte tam da bu nedenledir ki; afet yönetimi yalnızca arama kurtarma faaliyetlerinden ibaret değildir.
Asıl başarı, arama kurtarma ekiplerine ihtiyaç duymayan şehirler inşaa edebilmektedir.
Çünkü gerçek bir başarı; enkazdan insan çıkartmak değil, insanların enkaz altında kalmamasını sağlamaktır.
Belki de 17 yıldır anlatmaya çalıştığım en temel gerçek budur.
Afetlerde %99 başarı, başarı değildir.
Afetlere hazırlık; yapılıp bitirilen bir proje değildir.
Bir dönem çalışması, bir hibe projesi de değildir.
Bir kurumun tek başına üstlenebileceği bir görev hiç değildir.
Bu bir yaşam, bu bir yaşama kültürüdür, kültürü de olmak zorundadır.
Sevgili okurum tsunami ile ilgili bu son yazımda; yaşadığımız toprakların bize sunduğu güzellikler karşısında ciddi sorumluluklar da yüklediğini lütfen unutmayınız.
Bu sorumluluğumuzun adı “korku” değil, “kader” de değil, “bilinç” olmalıdır.
Afete dönüşen olaylardan sonra yaptıklarınızla övüneceğinize, afetlere hazır kentler inşa etmekle gurur duyunuz.
Sağlıkla, bilinçle ve hazırlıklarınızın tam olması dileğimle…
Vahdi SARIKAYA









