Yazımın başlığında yer alan Barış sözcüğü kulağa inanılmaz hoş geliyor.
Sudan sebeplerle kavga ettiğiniz üst komşunuz, mesai arkadaşınız her gün selamlaştığınız sıradan insanlar ile yaşadığınız bu kırgınlıklar sizi üzüyor ise elbette barış için adımlar atmalısınız, bir araya gelip kırgınlığa neden olan konuları konuşup mutabakat sağlamalısınız.
Sihirli bir sözcük gibi dilimize yerleşse de, barışı korumak, barış içerisinde yaşamak ve o yaşamı sürdürebilmek için gerekiyorsa savaşmanız şarttır.
Kelimelerin ironik anlamlarına takılmayınız lütfen.
Neticede Barış içerisinde yaşayabilmenin bir disiplini olmalıdır.
Bu disiplinin tesisinde zorlayıcı yan, savaştır. Ve savaş olmaz ise asla barışın anlamını öğrenemezsiniz.
Bunun için de ana etken, tek yol, güncellenmesi sürekli ve özgün ve özgürce ve kesinlikle tarafız olmak zorunda olan Hukuki alt yapınız olmalı. Yasalarınız ve yasa koyucunuz bunu unutmamalı, göz ardı etmemelidir.
Sağlıklı su içmek istiyorsanız, kaynağınızı temiz tutmalı ve korumalısınız.
Yoksa içtiğiniz su sizi hasta eder, susuz kalır ve yok olursunuz.
Dolayısı ile barış ve savaş ile başlayan yazımda ana fikir ikisinin de dengede olabilmesidir.
Yani adaletin terazisi gibi.
İstenilen yani arzu edilen huzur, güven ve mutlu bir şekilde yaşamanın yani barışık olarak yaşamanın yolu, kurallara uymak ise bunun için de başvurulacak tek kaynak hukuk ise konuya bu şekilde yaklaşmamız daha doğru olacaktır.
Sözde terör örgütü kendisini fesh etmiş.
Buna bir diyeceğimiz yok. İyi de etmiş. Şayet kelimelerde hülle yapıp insanımızı kandırmanın yollarını arıyorsa biliyorsunuz ki “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” diye bir sözümüz vardır, onların da mumları kısa süre içerisinde tekrar alev alır.
Aslında devlet, terör örgütüne “hadi artık bunca yıldır çektiğin acın yeter, bırak bu kötü yolu, ben de seni affetmenin yollarını bulayım” diye ister babalık deyin, ister analık, güçlü bir el uzatmıştır. Devletimizin uzattığını düşündüğüm bu ele, sözde fesh için yayınladıkları bildiride saçma salak ifadeler ile yanıt vermeleri, yanıt verirken de böyle saçmalamaları, açıklamaları aslında tam da her zaman söylediğim gibi kime hizmet eden, kime uşaklık ettiklerinin Türk Milletine açıkça deklerasyonu olmuştur diye düşünüyorum.
Evet, 50 yıldır, Ortadoğuyu bataklığa çeviren, dünyada ne kadar mazlum ülke ve halk var ise başına çorap örerek kanlarını sömüren vahşi, kan emici emperyalistleri afişe etmişler, sözde Kürt kökenli yurttaşlarımızın temsilcisiyiz diyerek kendi sahiplerinin asıl kan emici emperyalistler olduklarını cümle aleme göstermişlerdir.
Düşünebiliyor musunuz, Anadolu coğrafyasında binlerce yıldır bir arada yaşayan, etle tırnak gibi bir bütünün parçaları olan, asla ve asla birbirinden ayrılamayacak insanlar arasına nifak sokup, daha yeni yüzüncü yılını devirdiğimiz kurtuluş savaşımızda bizimle savaşanların cephesinde yer almışlardır.
Ne demek 1921 anayasası?
Genç Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılının 28 Ekimi’ ni 29 Ekim’ine bağlayan gece, rüyada görülüp sabah uyanıldığında peydah edilmedi.
Bu cumhuriyeti kuranlar, Ne İngiliz, ne Amerikalı, ne Fransız ne de Yunanın maskarası oldu. Onlara uşaklık ta etmedi, el pençe divan da durmadı.
Yoksun ve biçare durumuna düşürülen halk yığınlarının, Türk insanının limanı idi Anadolu.
Bu cumhuriyet, henüz bıyıkları bile terlememiş, binlerce değil onbinlerce insanımızın kanı ile ve “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” diyen kahramanlarına güvenenlerce kuruldu.
Anadolu’da verilen bu mücadele tüm mazlum ülkelere emsal oldu, ışık oldu, hedef oldu.
Siz şimdi bunların diliyle artık açıkça yeniden savaşalım mı diyorsunuz?
Zaten biz biliyorduk kime kölelik ettiğinizi de, artık tüm yurttaşlarımız daha net görebilecekler bu durumunuzu.
Aslında baz alalım dediğiniz 1921 anayasası falan değil. Direk Sevr Antlaşması ile emperyalist kan emicilerin çizdiği sınırlarda kukla devletler halinde 50 yıldır sürdürdüğünüz kan emiciliğinizin haritasında kölelik arzunuzdur.
Evet sevgili okurum,
1980 li yılların başından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşlarına, Kanunlarına ve devletin milleti ile birliğinin bozulmasına bunun için askeri harcamalarının artırılarak ekonomik zorluklarla mücadelesine velhasıl; Sivil Yurttaşına, Askerine, Polisine, Öğretmenine, Doktoruna, Hemşiresine çoluk çocuk demeden zulm eden terör örgütünün kendini fesh etmesi benim penceremden utancını kabul etmesi anlamına gelmektedir.
Ve fakat; neredeyse son 10 yıldır eylemsellik sergileyemeyecek kadar zayıflayan, ayakkabı numaraları bilinecek kadar ayrıntıları tespit edilen bu örgüt ile ne oldu da birden bire barış havasına girildi işte bu anlaşılabilir bir durum değildir.
Barış sözcüğünün gerçekten içi doldurulabilir, herkes tarafından uygulanabilir ve uyulabilir bir kavram olarak evlerimizin baş köşesine, iş yerlerimizin en güzel masalarına, okullarımızın en ön sıralarına, tarlalarımıza, kıraç dağlarımıza, coşkuyla akan nehirlerimize, uçsuz bucaksız ovalarımıza ormanlarımıza, engin gök yüzümüze yerleştirebiliyor, başımızı her çevirdiğimizde onu görüyor, kokluyor ve koruyor isek bir anlamı olacaktır. Yoksa 23 yıldır iktidarda olan ve halen ülke insanının çok büyük bir kısmı için açlık ve yoklukla imtihanını devam ettiren ve bu sınavın da biteceği yönünde en ufak bir tarih ya da emaresini vermeyen bir iktidarın bu pozisyonda kalabilmesi için belirli bir zümre, belirli bir grup adına hamle mi yapıyor diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.
Aksi halde değil barışı, barış adı altında kaosu, kaos ile birlikte savaşı körükleyeceğine de inandığım bir duruma gelinmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kuruluş süreci yok sayılmış, kuruluş için kurtuluş savaşı yok sayılmış ve neredeyse 150 yıldır Anadoluda akan kan bir çırpıda çöp olarak değerlendirilmiş bir durum asla ve katiyen kabul edilemez. Kabul edemem de kabul etmem de, kabul etmeyiniz de.
Türkiye Cumhuriyeti henüz yüz yıllık bir fidandır. Ve bu genç cumhuriyetin ebedi düşmanları düşmanlıklarını birkaç yüz yıldır açık ve net sergilemektedirler.
Bizi bu coğrafyadan silip atmak istiyorlar.
Çok net.
Bu bilinen süreçten sonra bu coğrafyada bu kadim Anadolu topraklarının yanık tenli insanları bunca yıldır çektikleri acı, akıttıkları göz yaşları ve sahip oldukları ne varsa bunun için mücadeleye devam edeceklerdir.
Dün ettiğimiz gibi.
Biz; bu sözde fesh bildirgesinde ifade edilen yaklaşımlar ile, kulu, kölesi, uşağı olduğunuz, uzattığı kemiği yemekten ve yalamaktan hoşlandığınız kan emici sülüklerin tuzağına dün düşmedik, bugün de düşmeyeceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti; laik ve çağdaş bir cumhuriyet olarak üniter yapısı ile ve sınırlarında yaşayan her yurttaşının eşit yurttaş olarak tek bayrak altında yaşamaktan gurur duyacağı onurlu birer yurttaşı olarak varlığını sürdüreceği bir milletin fertleri olarak varlığını sonsuza kadar sürdürecektir.
Ne mutlu Türküm diyene, ne mutlu Türküm diyebilene.
Vahdi SARIKAYA









Yürekten katılıyorum. Kandırılmış ve beyni yıkanmış bir terör örgütü , T. CUMHURİYETİ nin temel taşlarına dokunamaz, dokunursa da geleceğini karartmış demektir
Az önce yazdığım yorumumdaki çıkarımın farklı olmaması için biraz açmam gerektiğini düşündüm. "1940'lı senelerin sonundan itibaren TC yönetiminde söz sahibi olanların bazı uygulamaları, kararları bu coğrafyanın mevcut sinir uçlarını açığa çıkardı. Bu kararların tamamı baştan tasarlanmış, zamana yayılmış büyük projenin parçalarıydı. İktidara gelenler bu uygulamaların böylesi bir sonucunu büyük olasılıkla görmeden (-ki bu konuda oldukça derin analizlerle ülkenin perspektifini gören aydınların uyarılarına rağmen ) bu projeye hizmet ettiler." demek istedim. Özetle bu uygulamalar terör örgütünün propangandasını besledi. Terör örgütü, projenin sahipleri tarafından da her türlü desteklenince günümüze kadar gelindi. Vahdi beyin de dediği gibi uyanık olup emperyallerin tuzağına düşmemek lazım.
Makaledeki ana konuya değil ama bir bölümüne muhalifim. Bunu, yanıtlarını (bence) bildiğim ama objektif olabilmesi için yorumumu okuyacakların merakına veya bilgisine bırakmak istediğim birkaç soru bırakacağım. 1- Naim Süleymanoğlu Bulgaristan’dan TC’ye sığınma isteğinin (1986) gerekçesi nelerdi? 2- Ülkesinde uygulanmaya başlanan yeni kararların benzerleri TC’de farklı bir azınlığa uygulanıyor muydu? Böyle bir uygulama varsa bunlar nelerdi? 3- (Zulüm karşılaştırması yapmak için değil ama) Terörle mücadele sırasında güvenlik güçleri bölgedeki insanlara dışkı yedirmeye bile varan uygulamaları olmuş mudur? Yanıt eğer “evet ama” ile başlayan bir gerekçe olsa bile yine de “bölgedeki insana SADECE terör örgütü zulüm yapmıştır” denilebilir mi? Yanıt “hayır, güvenlik güçlerinin bu 40 yıl boyunca hiçbir kötü uygulaması olmamıştır ” ise, Yeşilyurt köyü ile ilgili olanlar başta olmak üzere, bu tür haberler niye tekzip edilmedi ve “yalan haber” ise halen internette nasıl yayında kalabiliyor
Barış, bir milletin en yüce ideallerinden biridir ve ancak adalet, eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde inşa edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, bu topraklarda yaşayan tüm halkların ortak mücadelesiyle şekillenmiş, "Ne mutlu Türk’üm diyene" ilkesiyle kimliğe değil, aidiyete vurgu yapan bir anlayışın ürünüdür. Bu nedenle, barışı savunurken dahi dilimizin kırıcı, ötekileştirici veya tarihsel travmaları kaşıyıcı bir üsluptan uzak durması elzemdir. Barış İçin Savaş Gerekir Anlayışı Yazıda, barışın savaşsız anlaşılamayacağı savunulmuş. Oysa gerçek barış, çatışmayı besleyen nedenleri kökten çözmekle mümkündür. Şiddet döngüsünü meşrulaştırmak, Atatürk’ün **“Yurtta sulh, cihanda sulh”** sözüyle çizdiği evrensel barış idealine aykırıdır. Unutulmamalıdır ki, Çanakkale’de veya Dumlupınar’da verilen mücadele, **esareti reddeden bir halkın özgürlük savaşıydı;** bugün ise barış, ancak hukuk devleti, sosyal adalet ve demokratik diyalogla sağlanabilir. Terör Örgütünün Feshi ve Devletin Tavrı Yazıda, terör örgütünün sonlandırma kararı “utanç” olarak nitelenmiş. Oysa bu adım, devletin terörle mücadeledeki kararlılığının bir sonucudur. Ancak samimiyet, yalnızca silahların susmasıyla değil, toplumsal rehabilitasyon, ekonomik adalet ve mağdurların haklarının teslimiyle ölçülmelidir. Devlet, Analık veya Babalık değil, *hak ve adalet temelinde* politikalar üretmelidir. Tarih ve Kimlik Söylemine ise cevabım Yazıda, 1921 Anayasası’nın ve Kurtuluş Savaşı’nın referans alınmasına tepki gösterilmiş. Ancak unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti, **etnik kökene değil, vatandaşlık bağına** dayanan bir ulus projesidir. Mustafa Kemal’in “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk milleti denir” sözü, bu topraklarda yaşayan herkesi kapsar. Kürt, Laz, Çerkes, Arap veya diğer tüm kimlikler, bu mozaiğin parçasıdır. Tarihi, **bölücü değil, birleştirici** bir perspektifle okumak zorundayız Yazıda, açlık ve yoksulluk eleştirilmiş ancak çözüm olarak “savaş” gösterilmiş. Oysa gerçek çözüm,eğitimde fırsat eşitliği ile, liyakate dayalı istihdam, tarımın desteklenme si ve adil gelir dağılımıdır. Terörle mücadele, ancak sosyal adaletle tamamlanırsa başarılı olur. Ben bir Türk olarak diyorum ki Hayattan alınan ilham, ancak adalet ve barışla anlam kazanır. **Ne mutlu bu topraklarda eşit ve onurlu yaşayan herkese!** ????????
Barış, bir milletin en yüce ideallerinden biridir ve ancak adalet, eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde inşa edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, bu topraklarda yaşayan tüm halkların ortak mücadelesiyle şekillenmiş, "Ne mutlu Türk’üm diyene" ilkesiyle kimliğe değil, aidiyete vurgu yapan bir anlayışın ürünüdür. Bu nedenle, barışı savunurken dahi dilimizin kırıcı, ötekileştirici veya tarihsel travmaları kaşıyıcı bir üsluptan uzak durması elzemdir. Barış İçin Savaş Gerekir Anlayışı Yazıda, barışın savaşsız anlaşılamayacağı savunulmuş. Oysa gerçek barış, çatışmayı besleyen nedenleri kökten çözmekle mümkündür. Şiddet döngüsünü meşrulaştırmak, Atatürk’ün **“Yurtta sulh, cihanda sulh”** sözüyle çizdiği evrensel barış idealine aykırıdır. Unutulmamalıdır ki, Çanakkale’de veya Dumlupınar’da verilen mücadele, **esareti reddeden bir halkın özgürlük savaşıydı;** bugün ise barış, ancak hukuk devleti, sosyal adalet ve demokratik diyalogla sağlanabilir. Terör Örgütünün Feshi ve Devletin Tavrı Yazıda, terör örgütünün sonlandırma kararı “utanç” olarak nitelenmiş. Oysa bu adım, devletin terörle mücadeledeki kararlılığının bir sonucudur. Ancak samimiyet, yalnızca silahların susmasıyla değil, toplumsal rehabilitasyon, ekonomik adalet ve mağdurların haklarının teslimiyle ölçülmelidir. Devlet, Analık veya Babalık değil, *hak ve adalet temelinde* politikalar üretmelidir. Tarih ve Kimlik Söylemine ise cevabım Yazıda, 1921 Anayasası’nın ve Kurtuluş Savaşı’nın referans alınmasına tepki gösterilmiş. Ancak unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti, **etnik kökene değil, vatandaşlık bağına** dayanan bir ulus projesidir. Mustafa Kemal’in “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk milleti denir” sözü, bu topraklarda yaşayan herkesi kapsar. Kürt, Laz, Çerkes, Arap veya diğer tüm kimlikler, bu mozaiğin parçasıdır. Tarihi, **bölücü değil, birleştirici** bir perspektifle okumak zorundayız Yazıda, açlık ve yoksulluk eleştirilmiş ancak çözüm olarak “savaş” gösterilmiş. Oysa gerçek çözüm,eğitimde fırsat eşitliği ile, liyakate dayalı istihdam, tarımın desteklenme si ve adil gelir dağılımıdır. Terörle mücadele, ancak sosyal adaletle tamamlanırsa başarılı olur. Ben bir Türk olarak diyorum ki Hayattan alınan ilham, ancak adalet ve barışla anlam kazanır. **Ne mutlu bu topraklarda eşit ve onurlu yaşayan herkese!** ????????