1950’li yılların başı ile 1960’ların ilk dönemlerinde, Alsancak semtinin kalbinde yer alan 1984 ve 1964 sokakları ile Kıbrıs Şehitleri Caddesi arasında uzanan iki küçük park vardı… Aslında “küçük” diyorum ama bizim için kocaman bir dünyaydı orası. Sadece birer yeşil alan değildi; bir mahallenin nefes aldığı, herkesin birbirini tanıdığı, çocuk seslerinin hiç eksik olmadığı yerlerdi. Bugünün kalabalığı, gürültüsü yoktu. Daha sakindi, daha samimiydi… Mahalle dediğin gerçekten mahalleydi.Yaz akşamları bambaşka olurdu. Güneş yavaş yavaş inerken serinlik çöker, evlerde oturulmazdı pek, zaten kimse de oturmak istemezdi. Herkes kapının önüne çıkar, sokaklar ve parklar dolmaya başlardı. Biz de koşa koşa çıkardık sokağa, kim önce gelecek diye yarışır gibi…O akşamların en güzel, en heyecanlı işi karpuz fenerleriydi.Karpuzun üst kısmı (biz başı derdik) kesilirdi önce. İçini oymak ayrı bir keyifti zaten… Çıkan karpuzlar tabaklara alınır, daha o anda yenmeye başlanırdı, beklenmezdi bile. Hatta bazen daha oyarken dayanamaz, elimizle atardık ağzımıza. Sonra o oyulmuş karpuzun iki yanına küçük küçük kare pencereler açardık. Çok düzgün olmasına da gerek yoktu, elden geldiği kadar işte… İçine bir mum yerleştirilirdi, karpuzun dibine konur, ışığı yukarı doğru vururdu. Üst kısmına da iki delik açılır, oradan bir sicim geçirilirdi ki elde taşınabilsin, düşmesin diye.Akşam olunca o karpuz fenerleri yakılırdı. İşte o an… Mumun ışığı karpuzun içinden süzülür, pencerelerden dışarı vururdu. Pencerelerden dışarı vuran o ışık, karanlığın içinde insana bir huzur verirdi. Biz de elimizde fenerlerle bakar bakar dolaşırdık, sanki dünyamız o kadardı. Ne kadar güzel görünürdü anlatması zor, yaşayan bilir.Ama asıl unutulmayan başka bir şeydi… Mumun verdiği hafif ısıyla karpuzun kokusu yayılırdı etrafa. O sıcak, tatlı karpuz kokusu… Hâlâ insanın burnuna gelir gibi olur düşününce, insan bir anlığına yine o günlere gidiyor sanki.Çocuklar ellerinde fenerlerle sokaklarda dolaşır, parktan parka giderdi. Karanlığın içinde o küçük ışıklar hareket ederdi sanki. Ne oyunlar oynanırdı, ne gülüşler olurdu… Kimse acele etmezdi, kimse “hadi eve” diye telaş yapmazdı hemen, biraz daha oynayalım denirdi hep. Zaman daha yavaş akardı o zamanlar, öyleydi gerçekten.Ama mahalleyi mahalle yapan sadece bunlar değildi… Herkes birbirine selam verir, birinin başı sıkışsa kim varsa yardıma koşardı. Bir evde hanım hastalandı mı, komşular hemen devreye girerdi; çocuklar, aile aç kalmasın diye yemekler hazırlanır, kapı kapı taşınırdı. Biz de o tabakları taşırken kendimizi büyük iş yapıyor gibi hissederdik.Mahallenin bir kızına bir saygısızlık, bir sarkıntılık olsa… işte o zaman mahalle ayağa kalkardı. Mahallenin genç erkekleri bir araya gelir, o işi yapanı pişman ederdi. Çünkü herkes birbirinin namusunu, huzurunu kendi ailesi gibi görürdü. O güven duygusu vardı işte… insanın içi rahattı, anneler de babalar da gönül rahatlığıyla bırakırdı bizi sokağa.Bu aslında çok basit bir şeydi belki… Bir karpuz, bir mum, biraz da el emeği. Ama o günlerde bundan büyük eğlence yoktu. Hem yapması ayrı keyifti, hem dolaşması… Hem de birlikte olmak. Komşuluk vardı, paylaşmak vardı. Herkes birbirinin çocuğunu tanırdı, sahip çıkardı, göz kulak olurdu.Şimdi dönüp bakınca… O parklar duruyor mu, ne kadar değişti bilmiyorum. Sokaklar eskisi gibi mi, hiç sanmam. Hayat hızlandı, insanlar değişti. Ama o karpuz fenerlerinin ışığı var ya… O hâlâ sönmedi gibi gelir bana.Çünkü o sadece bir ışık değildi. Çocukluğumuzdu, mahallemizdi, yaz akşamlarımızdı… Ve insanın içini ısıtan, bir daha geri gelmeyecek ama hiç unutulmayacak günlerdi, öyle günlerdi işte.
KÜLTÜR SANAT
Yayınlanma: 30 Mart 2026 - 09:59
Alsancak'ta Yaz Akşamları ve Karpuz Fenerleri
Jano Çavuşoğlu yazdı; "Alsancak'ta Yaz Akşamları ve Karpuz Fenerleri"
KÜLTÜR SANAT
30 Mart 2026 - 09:59











